Cumartesi , Nisan 17 2021

EFENDİ HAZRETLERİMİZİN (KUDDİSE SİRRUHU) EMR-İ Bİ’L-MARUF USULÜ

Emr-i Bi’l-Maruf

Emr-i bi’l-maruf; Mevla Teâlâ’nın öncelikle âlimlere, sonrasında da tüm Müslümanlara farklı mertebelerle yüklemiş olduğu bir vazifedir. Zira Kur’an-ı Azimüşşan’da mü’minler “iyiliği emredenler” olarak vasıflandırılmışlardır.[1] Aynı zamanda âdemoğlunun mesleklerinin en hayırlısıdır. Zira insanların en hayırlıları, vazifeleri insanlara emr-i bi’l-maruf yapmak olan Peygamberlerdir. Peki, bu vazifeyi nasıl yerine getirmeliyiz? Bu noktada Rabbimizin, “Bilmiyorsanız, ilim ehline sorunuz![2] düsturu gereği, yaşadığımız asırda emr-i bi’l-marufu en iyi şekilde yerine getiren üstadımızı anlamaya çalışacağız.

Efendi Hazretlerimizi “asrımızda emr-i bi’l-marufu en iyi şekilde yerine getiren kişi” olarak vasıflamamız, bir taassubun neticesi değil, hakikatin ifade edilmesidir. Zira yaşadığımız ülkede; mahremiyet, haremlik-selamlık, çarşaf-ı şerif, sakal, sarık, selamın yayılması ve misvak kullanmak gibi tamamını zikretmeye imkân bulamadığımız farz, vacip ve sünnet gibi ibadetler yok olmaya yüz tutmuştu. Türkiye’de bu kavramları tekrar yeşerten ve yaşatan kişinin Sultanımız (kuddise sirruhu) olduğunda hiç şüphe yoktur. Sakalın, Hıristiyan papazların alameti zannedildiği günlerden, gencecik delikanlıların Allah Rasulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) benzemek için sakal bıraktığı günlere gelmemizde en büyük pay, bir kişinin sakal bırakması için İstanbul’dan Mersin’e giden Efendi Hazretlerimizdir.

Emr-i bi’l-maruf anlayışımıza yeni bir soluk kazandırması için, hepimize verilmiş olan bu vazifeyi hakkıyla yerine getirebilmek için gelin Efendi Hazretlerimizin (kuddise sirruhu) hayatını inceleyelim. İnsanlara hakkı anlatmak hususunda nasıl bu kadar başarılı olduğunu anlamaya ve hayatımıza tatbik etmeye çalışalım. Zira dün olduğu gibi bugün de insanların ihtiyacı olan en mühim şey, güzel bir dille kendilerine hakikatlerin anlatılmasıdır.

Hayatını, “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum[3]hadis-i kudsisinin ışığında yaşayan bir veliyi tam manasıyla anladığımızı iddia etmiyoruz. Ancak onun hayatını incelediğimizde emr-i bi’l-maruf usulünde dört başlığın göze çarptığını görüyoruz.

1. İhlas İle Amel

Din-i Mübin-i İslam’ı öğrenen hocaların sıklıkla düştükleri bir yanılgı vardır. Bir ayet-i kerime veya hadis-i şerif okunduğunda akıllarına hep, “bunun vaazlarda insanlara güzel anlatılacağı” gelir. “Bununla çok güzel amel edilir.” diyen hoca nadirdir ve Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) bu nadirlerin başıdır. Efendi Hazretlerimiz, hayatının hiçbir döneminde, insanlara bir şeyler anlatırken kendisini unutmamıştır. Kendisi “bir” yapıp insanlara “on” yapmalarını tavsiye etmemiştir. Bilakis kendisi “on” yapmış, insanlardan ise en azından “bir” yapmalarını istemiştir. Askerliği esnasında tarikat dersini yapmakta zorlanan bir hoca, Efendi Hazretlerimizden dersini azaltmasını istedi. Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu), “Ben askerdeyken 10 derslik tesbih çekerdim.” buyurdu.

Efendi Hazretlerimizin (kuddise sirruhu), “Kuşluk namazını terk edeceğine Mahmud ölsün daha iyi” sözü, nafile ibadetlere ne kadar önem verdiğinin göstergesidir. Efendi Hazretlerimiz çok nafile namaz kıldığından, Hacı Bilal Efendi bazen Efendi Hazretlerimizi (kuddise sirruhu) seccadeden alır, dinlenmesi için yatağa koyar ve “Efendi Hazretleri, kıbleyi eskittin.” diyerek latife yapardı. Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) sağlığı elverdiği müddetçe Pazartesi-Perşembe oruçlarına devam etmiş hatta seferde olduğu zamanlarda bile bu günleri oruçlu geçirmiştir.

Efendi Hazretlerimiz, ibadetlere bu denli dikkat ettiği gibi, haramlardan ve hatta mekruhlardan bile kılı kırk yararcasına kaçınırdı. Efendi Hazretlerimizin şoförü Zekeriya Hoca anlatıyor: “Bir emr-i bi’l-maruf seferinde ihvanlardan birisi bize su ikram etti. 25 kilometre kadar gittikten sonra Efendi Hazretlerimiz su ikram ettikleri bardağın arabada kaldığını gördü. “Efendi Hazretlerimiz, su verdikleri bardak, önemli değil” dememe rağmen bana, “Dön geriye!” buyurdu. Geriye döndük ve bardağı sahibine verdik.” Yine özel işlerinde caminin elektriğini kullanmamak için evlerinden elektrik çektirdikleri, hizmet parasının, para bozmak için bile kullanılmaması gerektiğini tavsiye ettikleri hemen herkes tarafından bilinmektedir.

Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) İslam’ı anlatmak için değil, amel etmek için öğrendiğinden; anlattığı her şeyi önce kendi nefsinde tatbik ettiğinden, Allah (celle celalühü) onun sözlerini tesirli kılmıştır. Tesirli bir emr-i bi’l-marufun belki en mühim şartı, ihlasla amel etmektir ve bu Efendi Hazretlerimizin düsturlarından biridir.

2. Her Zaman Emr-i Bi’l-Maruf

Efendi Hazretlerimizin hayatında emr-i bi’l-maruf belirli saatlerde, belirli günlerde yapılan bir ibadet değil, adeta hayatın ta kendisidir. Onun hayatında her zaman, emr-i bi’l-maruf zamanıdır; her yer emr-i bi’l-maruf yeridir. Vaktin gündüz veya gece olması fark etmediği gibi mekânın cami veya kahvehane olması da fark etmez.

Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) bir gece vakti, Kartal vapur iskelesinin yakınında, bir simitçinin etrafında toplanan gençlerin yanına gidip emr-i bi’l-maruf yapmaya başlamış. Dinden uzak olan gençler, “Hoca! İşine bak!” şeklinde çıkışınca, “Evladım, benim işim bu zaten, işime bakıyorum.” şeklinde cevap vermiştir. Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) caminin önünde seyyar satıcılık yapanlara emr-i bi’l-maruf yaptığı gibi, zulmen çıkarıldığı mahkemelerde, mahkeme heyetindekilere de emr-i bi’l-maruf yapmayı ihmal etmemiştir.

Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu), her gördüğü insanla konuşur; bir kişiye sakal bıraktırabilmek için belki saatlerce dil dökerdi. Gün içerisinde birkaç farklı yerde sohbet ettiği olurdu. Mübarek bir gece, sabah namazından sonra düzenli olarak sohbet ettiği pazar gününe denk geldiği için akşam da sohbet etmiş ve bu sohbette, “Dünya çalışmak, kuvvetler, kudretler sarf etme yeridir. Akşam sohbet, sabah sohbet demeyelim.” buyurmuştur.

Etrafındakilere her vakit emr-i bi’l-maruf yapmanın gerekliliğini anlatmış ve bu hususta şöyle buyurmuştur: “‘Hoca! Havalar biraz soğusun öyle çıkarız.’ diyorlar. Hoca da öyle diyor ama millet cehenneme gidiyor. Emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker büyük cihattır, çıkacağız. Yahova şahitleri çalıyor milleti, onlara karışan yok, soran yok, Kur’an’a karışan çok. Çıkın arkadaşlar, hiç konuşmasanız kıyafetiniz emr-i bi’l-maruftur.

Kısacası Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) emr-i bi’l-marufu bazı zamanlarda yapılan bir çalışma halinden çıkarmış, hayatının her anına nakşetmiştir. Onun hayatında, Allah’ın (celle celalühü) ihsan ettiği bereketle mesai anlayışı olmayan bu çalışma birleşmiş ve akılları hayrette bırakan bir tesir ortaya çıkmıştır.

3. Sabır, Azim, Kararlılık ve Korkusuzluk

Efendi Hazretlerimiz genç bir imam olarak İsmailağa Camii Şerifinde vazifeye başladığında sabahtan akşama kadar kapı kapı dolaşır: “Ben caminin yeni imamıyım, bir şey sormak isterseniz buyurun gelin.” diyerek insanları camiye davet ederdi. İnsanlara dinlerini öğretmek için var gücüyle çalışırken kendisine hakaret edenlere aldırmaz, kararlılıkla yoluna devam ederdi. Emr-i bi’l-maruf esnasında kendisine, “Sen bir hiçsin” diyen bir adama, “Beni bir sen anladın” şeklinde cevap vermiş ve tebliğe devam etmiştir.  Tebliğ yaparken kendisine ağır sözler söyleyen insanlara hiçbir zaman kötü söz söylememiş, etrafındakilere de söyletmemiştir. Bir keresinde sövüp sayan bir adama etrafındakilerden birisi sert bir şekilde cevap verince, “Adamın İslam’a açık bir kapısı vardı, onu da sen kapattın.” diyerek sitem etmiştir. Bu uğurda başına gelenlere sabretmiş, kimseyle tartışmamış ve “bir kişiye daha dini anlatmak” hedefine kararlılıkla yürümüştür.

Ahmet Ustaosmanoğlu Hocaefendi anlatıyor: Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) bir keresinde emniyete çağrıldı. Sirkeci’ye gittik. 1. şube müdürü, Efendi Hazretlerimize, “Hocaefendi, şimdi bu zor zamanda çarşaftan, sarıktan bahsetme. Bu işi Ankara’dan takip eden bakan var.” dedi. Efendi Hazretlerimiz buyurdu ki: “İnşallah sen de emekli olduktan sonra sakalını bırakacaksın.” Onun hayatında hakkı söylemek hususunda korku yok, endişe yok. Korkusuzca dik duruş ve daima hakkı haykırış var.

Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) hiçbir zaman, “Bu adamdan bir şey olmaz, buna konuşsan da fayda vermez.” dememiş, kim olursa olsun, hangi makamda olursa olsun daima hakkı tavsiye etmiştir. Efendi Hazretlerimiz insanlara ulaşmak hususundaki azmi ve kararlılığıyla, hatm-i şerif yapacak kadar insanın olmadığı günlerden belki Türkiye’nin dört bir yanında hatm-i şeriflerin yapıldığı günlere gelinmiştir.

4. İnsanüstü Bir Gayret

Bilsem ki Rusya’da bir kadın çarşaf giyecek, giderim oraya.” Efendi Hazretlerimizin (kuddise sirruhu) bu kelamı, Din-i Mübin-i İslam’ı tebliğ etmeye ne kadar düşkün olduğunun ifadesidir ve asla kuru bir iddia değildir. Günümüzde kalabalık hoca kadroları ve eskiye nazaran geniş maddi imkânlarla emr-i bi’l-maruflara çıkan hocaların, gittikleri hemen her yerde, “Efendi şu sene buraya geld.i”, “Bu sakalı o bıraktırdı.”, “Beni namaza o başlattı.”, “30 sene önce geldi, 30 senedir başka gelen olmadı.” şeklindeki sözlerle karşılaşmaları bunun ispatıdır. O, bu uğurda imkânın sınırlarını zorlamış, insanüstü bir gayret göstermiştir.

Hasan Efendi hocamız anlatıyor: “Anadolu’nun köylerinde bir tane ihvan olsa Efendi Hazretlerimiz (kuddise sirruhu) o köye gider; o ihvanı bulur; dersini değiştirir; hal-hatır sorar ve kuvvet verirdi.

İnsanlara İslam’ı ulaştırmak için var gücüyle çalıştığı halde çalışmaları yetersiz görmüş ve hep daha fazlasını istemiştir. Diyebiliriz ki Efendi Hazretlerimizin (kuddise sirruhu) hedefi dünyadaki her insana Allah’ı anlatmaktır. Ders değiştirmek için gelen birisi, yanındakiler tarafından “Şimdi müsait değil” diyerek geri çevrilmiş, Efendi Hazretlerimiz bunu duyunca, “124 bin Peygamber, 224 bin Peygamber bize Allah dedirtmek için gönderildi, siz gelen adamı geri çeviriyorsunuz.” buyurarak yanındakilere sitem etmiştir. “Türkiye’deki her mahalleye bir kız bir erkek medresesi” hedefi de bu hususta ne kadar âl-i himmet olduğunu bizlere göstermektedir.

Bize Düşen

Biz de hayatımızdaki her konuda olduğu gibi özellikle bu konuda da üstadımızı kendimize örnek almalı; öncelikle insanlara anlattığımız dini hazmetmeli, ihlasla amel etmeliyiz. Küçük mekruhlardan bile sakınmalıyız ki, insanlar bizim sözümüzle haramları terk etsinler. Bindiğimiz toplu taşıma aracından sıra beklediğimiz devlet dairesine, tedavi olmaya gittiğimiz hastaneden çocuklarımızı çıkardığımız parka kadar her yerde tebliğ vazifesini yerine getirmeliyiz. Hiçbir vakti, hiçbir fırsatı boş geçirmemeliyiz ki tebliği kendisinden öğrendiğimiz Efendi Hazretlerimize (kuddise sirruhu) layık olalım.

İnsanlar aleni bir şekilde günah işlemekten utanmazken bizim hakkı söylemekten utanmaya hakkımız yoktur. Kimseyi kırmaya, gücendirmeye hakkımız olmadığı gibi hiçbir kardeşimizi günah bataklığında bırakmaya da hakkımız yoktur. Menfi hareketlerle karşılaştığımızda sabırlı olmalı, insanlara onların iyiliklerini istediğimizi hissettirmeliyiz. Birkaç defa konuştuktan sonra, “bundan bir şey olmaz” deyip kimseyi terk etmemeli; belirli aralıklarla birkaç kelime de olsa anlatmaya çalışmalıyız.

Kendimize ulaşılması zor hedefler koymalı ve tüm gayretimizle bu hedefleri gerçekleştirmek için çalışmalıyız. Tebliğ yaptığımız insanlara acımalı ancak kendimizi hiç kimseden üstün görmemeliyiz. Allah (celle celalühü) tüm işlerimizde ve özellikle tebliğ işimizde hakkı bizlere ilham eylesin! Son olarak Efendi Hazretlerimizin (kuddise sirruhu) şu sözünü satırlara ve zihinlere nakşedelim:

Allah aşkına acıyın bu insanlara! Sel gibi cehenneme gidiyorlar.

Üstadımız Mahmud Ustaosmanoğlu (Kuddise Sirruhu)

[1] Tevbe, 9/71

[2] Enbiya, 21/7; Nahl, 16/43

[3] Buhâri, Rikâk, 38

Hakkında Mustafa Şekerci

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir