Perşembe , Kasım 26 2020

HANEFİ MEZHEBİNDE MENKUL MALLARIN VE PARALARIN VAKFI

İslam medeniyetinin önemli bir unsurunu teşkil eden hayır müessesesi vakıf, hiç şüphesiz bizi diğer medeniyetlerden ayıran en büyük göstergelerden birisidir. Vakıf meselesi mezhep içerisinde üç imamımızın bir hayli ihtilafının bulunduğu meselelerden birisidir. Bu ihtilafların en mühim ve semere cihetinden en geniş olanı menkul malların vakfının cevazı veya ademi cevazı hususundaki tartışmalar olmuştur. Bu ihtilaf ise peşinden para vakfıları meselesini doğurmuştur. Osmanlıda câri olan bu ihtilaf bir çok çıkmazların yolunu açmış, insanların gelişen hayat şartlarına çözümün mihverini teşkil etmiştir. Biz burada imamlarımızdan gelen menkul malların vakfı ile alakalı görüşleri inceleyip, Osmanlı uleması arasında ihtilaf edilen para vakıfları meselesini değerlendirmeye çalışacağız.

Meseleye giriş yapmadan vakfın sıhhatinin şartlarına bir göz atmış olalım. Ömer Nasuhi Bilmen Efendi vakfın sıhhatini şu şartlara bağlamıştır;

  • Vâkıf temlik ve teberru’a ehil olmalıdır.
  • Vâkıfın vakfa rızası olmalıdır.
  • Vâkıf, borcundan veya sefâhetinden dolayı gayr-i mehcûr olmalıdır.
  • Vakıf bir şarta ta’lik edilmeyip müneccez olmalıdır.
  • Vakfın gallesi müebbeden munkatı olmayacak bir cihete tahsis edilmelidir.
  • Vakfedilen şey, deyn (borç) değil, hâlen mevcut olan ayn olmalıdır.
  • Vakfedilen şey, menkul değil, gayr-i menkul olmalıdır.
  • Vakfedilen binalar, ağaçlar, kal’a (sökülmeye) müstehak bir halde bulunmamalıdır.
  • Vakfedilen şey muayyen ve ma’lum olmalıdır.
  • Vakfedilen şey, vakıf anında vâkıfın malı bulunmalıdır.
  • Vakıf, şart-ı hıyardan, muhayyerlik şartına mukarenetten hâli olmalıdır.
  • Vakfedilen mal terdidden (kararasızlıktan) beri olmalıdır.
  • Mevkûfun aleyh hem hadd-i zâtında, hem de vâkıfın itikadınca ibadet ve kurbiyet nev’inden bulunmalıdır.
  • Mevkûfun aleyh, gayr-i müslim olmamalıdır.[1]  

       Ömer Hilmi Efendi vakfa dair yazmış olduğu mühim eserinde vakfedilen şeyde bulunması gereken şartları sıralarken yukarıda ki şartlara ziyade olarak üç şart zikretmiştir;

  • Mütekavvim mal olması gerekir. Yani vakfedilecek menkul veya gayrı menkulün aynından veya gelirinden faydalanılması mubah olan bir mal özelliğini taşıması gerekir.
  • Aynı ile intifa’ olunabilen ma’bed, hastane kütüphane, kabristan gibi vakıf yerlerinin ifrazlı (ortaklardan taksim edilmiş bir şekilde) olması gerekir.
  • Vakfedilen şeyin gayri menkul olması gerekir.[2]

Ömer Hilmi efendi’nin son zikretmiş olduğu şart Ebu Hanife $’a göredir. Sahibeyn ise bu hususta imam’a muhalefet edip vakfedilebilen malların çerçevesini genişletmişlerdir.

Vakfedilen malların menkul ve gayri menkul olması hususunda İmamların görüş ayrılığı

Mezhep içerisinde gayri menkul malların vakfı, vakıfta koşulan ebedilik şartı ile birebir alakalıdır. Ebediyet şartı bütün imamlarımızın koşmuş olduğu bir şarttır, Bu ebediyetin gayrı menkul mallarda gerçekleşeceği noktasında imamlarımız arasında ittifak vardır. İhtilaf ise bu ebediyetin menkul mallarda sağlanabilip sağlanamayacağı hususunda gerçekleşmiştir. Menkul malların vakfı meselesinde dört imamımızdan dört muhtelif görüş nakledilmiştir.

  1. Kitaplarımızda, Ebu Hanife (Ra)’dan vakfedilen malların gayri menkul olması dışında başka bir nakil getirilmemiştir.
  2. Ebu Yusuf (Ra)’dan menkul malların vakfı meselesinde araziye tabi olarak içerisindeki menkullerin vakfı ve nasda gelmiş olması hasebiyle müstakil olarak at ve silahın vakfı şeklinde iki kavil nakledilmiştir. 
  3. İmam Muhammed (Ra)’dan menkul mallar meselesinde üç kavil nakledilmiştir.  İmam Muhammed (Ra)’a nisbet edilen es’Siyerü’l-Kebîr’de örfün oluşup oluşmamasına itibara alınmadan menkul mallarda vakfın caiz olduğu görüşü[3], Kuduri (Ra)’ın metninde yer vermiş olduğu at ve silah vakfının cevaz görüşü,  Hidâye sahibi Mergınani (Ra)’ın kitabında getirmiş olduğu vakfedilmesinde örfün oluştuğu menkul mallar görüşü.
  4. İmam Züfer (Ra)’ın talebelerinden Ensâri’nin kendisinden yapmış olduğu nakle göre dirhem ve dinarın vakfına cevaz verdiği nakledilmiştir.[4]

Gerek mütekaddim eserlerimize gerek müteahhir eserlerimize baktığımız zaman da mezhep içerisinde tercih edilen görüş İmam Muhammed (Ra)‘ın Hidaye sahibinin tercih etmiş olduğu menkul mallarda örfün oluşması ile vakfın geçerli olacağıdır.[5]

Hanefilerin vakıf meselesinde menkul ve gayri menkul malların tanımı

Yukarıda da bir nebze açıklanan vakfın en temel şartlarından birisi, te’bid yani süresiz bir vakıf olmasıdır. Bu şartın muhafazası ise akarda zahirdir. Çünkü akarların helakı nadirdir. Peki akar nedir; İbnü’l-Hümam şöyle tarif etmiştir; “Akar; Üzerinde bina olan veyahut olmayan arazidir.[6]”Bu tariften anlaşılan akar aslında arazinin ismidir. Fakat arazinin üzerinde bina olması durumunda araziye tabi olarak vakfedilebilir. O halde bir kimse sadece bina vakfedecek olursa menkulün vakfını caiz görmeyenlere göre geçerli olmayacaktır.[7]   

 Örfte kime itibâr edilir

Bu hususta Hanefilerden iki görüş nakledilmiştir, para vakıflarını caiz görmeyen taife örften murat “sahabe ve müçtehit imamların örfüdür. Avam arasında oluşan örfe itibar yoktur”[8]demişlerdir.

Diğer bir kısım ulemaya göre ki (sahih olan görüşte budur.) Örften murat mutlak örftür Sahabe ve Müçtehid imamların örfü değildir.[9]

Para Vakfı Meselesi

Fıkıh kitaplarında küçük bir mesele olarak geçen para vakfı meselesi, Kanuni dönemindeki Fukaha arasında ciddi ihtilaf meydana getirmiştir. O dönemde bu mesele etrafında ona yakın risale telif edilmiştir. Dönemin önemli fakih ve şeyhu’l-islamlarından Ebu Suud Efendi(Ra), İbni Kemâl Paşa (Ra),cevazını savunurken, Birgivi (Ra) ve Çivizâde gibi önemli isimler de ademi cevâzını savunmuşlardır. 952/1545 tarhinde 30 yıllık şeyhülislamlık tahtına oturan Ebusuud Efendi, çoğunluğun görüşünü müdâfa etmek için, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar kabul-ü âmmeye mazhar olacak olan hukuki şahsiyetini ortaya koyan Risâle Fî Vakfi’l-Menkûli ve’n-Nukûd adlı risalesini kaleme almıştır. Bunu takiben gibi nakit para vakfının câiz olmadığını ve vakfedilmesinin şer’i şerife uymadığını ileri süren İmam Birgivi (Ra)’da Kânûni’nin vefatından sonra Es’seyfu’Sârim Fi Ademi Cevâzi Vakfi’l Menkûli Ved’Derâhim isimli sert üsluplu risalesini yazmış ise de, zamanın akışını durduramamış ve sonradan gelen fukaha, Ebusuud Efendi (Ra) açmış olduğu yolda yürümüşlerdir.[10]

Nakit para vakfını caiz görenler ve delilleri

Bu iddayı temellendirme vazifesini üstlenen Ebusuud Efendi (Ra) davasını şu maddeler ışığında isbat eder;

  • Akara tabi olarak menkul malların vakfı meselesinde Ebu Hanife (Ra)’ın ihtilafı vardır. İmam Muhammed (Ra) ise örfün oluşmuş olduğu menkul mallarda vakfın caiz olduğuna hükmetmiştir. Fetvada İmam Muhammed (Ra)’ın kavline göredir. Dirhem ve dinârın menkul mallardan olması hasebi ile bu fetvanın altına gireceğini Fetâva’yı İtâbiyye’de, Fetâva’yı Bezzâziyye’de ve Kınye isimle eserde tasrih edilmiştir.
  • Meşhur kitaplarda İmam Züfer (Ra)’ın telebesi Ensâri’nin nakledilen, dirhem ve dinar vakfının caiz olduğuna yönelik fetvaların var olması, bu zamanda fetva verilmesine kapı aralayan nakillerdendir.
  • Ömer b. Abdülaziz’in “sünneti kendisinden daha iyi bilen bir kimseyi tanımıyorum”, kavli ile medih etmiş olduğu İmam Zühri (Ra)’nın dinâr vakfetmenin caiz olduğuna yönelik fetvası[11] da, bizim davamızı isbat sadedinde önemli bir yere haizdir.[12]

Ebusuud Efendi (Ra) risalesini üç temel nakil üzere bina edip gelebilecek itirazlara cevap vererek tamamlıyor.

Para vakfını câiz görmeyenler ve delilleri

  • İmam Muhammed (Ra)’ın örf diye tabir etmiş olduğu şey, müçtehitlerin örfüdür. Müçtehid imamlar zamanında istisna’ akdinde örf oluşmuş idi, bu zamanda o örfe itibar ederiz çünkü örf icma’ menzilesindedir. Bununla beraber dirhem ve dînarın vakfının caiz olmadığı Hidâye, Kîfâye ve daha birçok muteber fıkıh kitaplarında geçmektedir.
  • Vakfın tarifi “حبس المملوك عن التمليك من الغير”(Malı başkasına temlikden alıkoymaktır.) şeklinde tarif edilmiştir. Menkul mallarda bu manaya riayet mümkün ise de dirhem ve dinarın vakfında başkasına temlikten alıkoyma manası yoktur.
  • İmam Züferden nakledilen nakil zayıftır. Fetâvâyı kâdıhân ve Fetâvâyı Zahiriyyede “عن” harfi ile nakil yapılmıştır. Paranın vakfının caiz olmadığı ile alakalı rivayetler sahih olarak bize ulaşmaktadır. Zayıf kavil sahih kavilin karşısında mukavemet edemeyeceğinden dolayı, bu kavil ile amel caiz görülmemektedir. [13]   

Vakıf Paralarının İşletilmesi

Vakfın şartlarında da izah olunduğu vecihle, vakıfta ebedilik şarttır. Vâkıf kendisinin dârı bekâya irtihalinden sonra da kendisi için dünyada bir ecir kapısı bırakmak gayesini gütmektedir. Fakat bu gaye, vakfedilen paralarda bir fakire tasadduk edip o fakirin harcaması ile paranın bitmesi şeklinde düşünülemez. Bu sebeple Fukaha paranın mislinin baki kalması şeklinde alım gücünün vakfedilmesine yönelik bir takım işletme yolları geliştirmişlerdir.

Bu yollar temel de üçe ayrılmışlardır;

  1. Mudârebe Şirkti; İslam fıkhında emek sermaye ortaklığı olarak isimlendirilen edilen mudârebe ortaklığı şöyle tarif edilmiştir; Mudarebe şirketi bir şirketi ribihtir. Bir taraftan sermaye, diğer taraftan sa’y ve amel olmak üzere yapılan bir nevi şirkettir ki, sermaye bir veya müteaddid kimselere aittir. Bu sermayeyi tenmiye etmek (kâr ettirmek) de diğer kimseye aittir. Elde edilecek kâr ise aralarında bir nisbet dahilinde müşterek bulunur. Sermâye sahibine rabbü’l mal çalışacak olan şahsa mudarib denir[14] Bu tarifi vakfa tatbik ettiğimizde şöyle tasvir edebiliriz; Mütevelli vakıf malını vakfa dönecek olan berlirli bir kâr oranı ile işletecek olan güvenilir bir mudâribe verir. Mudarib yapmış olduğu kârın belirlenmiş olan miktarını mütevelliye verir. Mütevelli birken paralar ile başka mudaribler bulup aynı şekilde parayı çalıştırır. Mudârabe ile işletme yöntemİ bir çok muteber fukaha tarafında nakledilmiştir. Fakat Osmanlı döneminde bu işletme yoluna pek başvurulmamıştır.[15]
  2. Bidâ’a; Vakıf paralarının ikinci işletme yolu, parayı fakir kimselere tamamen kârsız ve fâizsiz olarak kredi yani ticâri sermaye verme yoludur. Bu işletmenin bir diğer vechi vardır, oda gayri menkul bir malı  icâre ve benzeri akitler ile kâr edip, edilen kârı fakirlere bidâ’a olarak vermektir.
  3. Muâmelele-i Şer’iyye (Bey’ul-İne)

Vakıf paralarının Osmanlı döneminde uygulanan işletme usullerinden en önemlisi Osmanlı ulemasının Muâmeleyi Şer’iyye dedikleri, fıkıh ıstılâhında Bey’u’l-İne diye isimlendirilen usuldür. Bey’ul îneyi şu misal ile açıklayabiliriz; Mütevelli borç isteyen kimsenin malını yüz lira peşin para ile satın alır. Sonra bu malı parasını bir sene sonra almak üzere o kimseye vakıf namına yüz on liraya satarak, vakfa on lira kazandırmış olur. Hanefi fukahası arasında bu satış akdinin cevazı ihtilaflıdır. İmam Ebu Yusuf (Ra) bu satış akdini faizden kurtuluş olarak değerlendirirken, İmam Muhammed “Bu satış akdi benim kalbime dağ gibi günah olarak doğuyor. Faiz yemek isteyenlerin uydurmuş olduğu bir akittir.” Şeklinde ifadeleri ile red ediyor. Fakat Osmanlı uleması İmam Ebu Yusuf (Ra)’ın görüşünü tercih ederek, insanlardan nakit para bulma sıkıntısını kaldırmışlardır.

Netice

Dirhem ve dinâr vakfı meselesi Kânuni döneminde Osmanlı uleması tarafından bir hayli münakaşalar yaşanmıştır. Daha sonra gelen ulema, dirhem ve dinar vakıflarını Ebu suud (Ra) gibi değernedirmiştir. Hâtimetü’l Muhakkıkîn lakabıyla maruf İbni Abidin (Ra) Fethu’l-Kadir sahibine istinaden meseleyi şöyle izah etmiştir; “Dirhem ve dinarlar tayin etmezler. O halde her ne kadar ayınları ile menfeat sağlanamasada, karşılığında alınan şeyler ayınları yerine kaimdir. Dirhem ve dinârın menkul mallardan olduğunda hiç şüphe yoktur, o halde örfün oluşması ile İmam Muhammed’in fetvası zımnında caiz olacaktır.”[16]Son dönem alimlerinden Ali Haydar Efendi, Ömer Hilmi Efendi, Ömer Nasûhi bilmen Efendi de bu fetvâyı kitaplarında tasrih etmişlerdir.

Allah azze ve celle en doğrusunu bilir.

Bahrullah Atar

10 Cemâziyelevvel 1441

Murat Molla Kütüphanesi


[1] Ömer Nasûhi Bilmen, Dini Bilgiler, İstanbul 1988, s.182. Geniş malumat için bk. Ö.N.B Hukuki İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmusu, Özensar IV/311.

[2] Ömer Hilmi Efendi, İthâfu’l-Ahlâf fi Ahkâmi’l-Evkâf İstanbul, madde 94.

[3] Serahsi, Şerhu’s-Siyeri’-Kebir, DKİ V/254.

[4] İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, Dâru İhyâu’t-Türâsi’l-Arabi V/432.

[5] Bk el-Mevsılı el-İhtiyâr, er’Risâletü’l-Alemiyye II/520, İbn Abidîn, Reddü’l Muhtâr Dâru’l Ma’rife VI/559.

[6] İbnü’l-Hümam,a.g,e V/439.

[7] İbn’i Mâze el-Buhari, Muhîtu’l Burhâni, tah; Naîm Eşref, İdâretü’türâsi’l-İslâmi, VIII/503.

[8] Damad Efendi, Mecmuu’l-Enhur Şerhu Mülteka’l Ebhur, Mektebetü’l Hanefiyye I/747.

[9] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kâmusu, Özensar IV/314. Ebu Suûd Efendi, Risâletün Fi Vakfi’l Cevâz, Daru İbn Hazm, s.43.

[10] Ahmet Akgündüz, Vakıf Müessesesi, Osav s.217.

[11] Buhâri Hadis no; (2774)

[12] Ebusuud Efendi, Risâletün Fi Cevâzi Vakfi’n Nukûd Tah; Ahmet Şâğif el-Pâkistâni, Dâru İbn Hazm, s.17-25.

[13] Çivizâde Risâletün fi vakfı’n-Nukûd, Konya Yazma Eserler Kütüphanesi: BY9460/18

[14] Ö.N.B, a.g.e, VII/101.

[15] Akgündüz, a.g.e,s.223.

[16] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar Şerh Dürrü’l-Muhtâr, tah; Abdü’l-Mecîd Halebî, Daru’l Ma’rife, VI/558.

Hakkında Bahrullah Atar

Bir cevap yazın