Mürebbî’de (Terbiye Eden Kişide) Bulunması Gereken Vasıflar

Terbiye Mesuliyeti

Tüm insanlar, Allah’ın yaratmış olduğu (İslam’ı kabul edecek) fıtrat üzere dünyaya gelirler. Sonrasında aldıkları aile terbiyesi neticesinde ya yaratılmış oldukları fıtratı muhafaza edip İslam dairesinde kalırlar ya da o fıtratı bozarak yanlış inançlara saparlar. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakikati şu sözlerle beyan etmiştir: “Her doğan (İslam kendisine arz edildiğinde onu kabul edecek) fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan yahut Mecûsî yapar (salim fıtrattan uzaklaştırır.) Nitekim hayvan da kusursuz olarak dünyaya gelir. Sen onda bir eksiklik görüyor musun?”[1] Bu bağlamda güzel terbiye ile çocukların fıtratlarının muhafazası da anne babanın mesuliyeti altındadır.

Çocuklarımızı Allah (azze ve celle)’nin razı olacağı şekilde yetiştirme vazifemizden, tıpkı namaz, oruç ve zekât ibadetlerimizden olduğu gibi ahirette hesaba çekileceğiz. Bu husus, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu kelamından apaçık anlaşılmaktadır: “Allah, her mesuliyet sahibine emanete sahip mi çıktığını yoksa onu zayi mi ettiğini soracaktır. Hatta aile reisi, ailesine karşı olan mesuliyetinden hesaba çekilecektir.[2]

İnsan terbiye etmek, yeryüzünün en zor işidir. Bu zor işi üstlenecek kişilerin de bazı özelliklerle donanmış olması şarttır. Aşağıda zikredeceğimiz özelliklerde yaratılışın etkisi olduğu muhakkaktır. Bazı insanların sert mizaçlı, bazılarının ise yumuşak tabiatlı yaratılmış olmaları doğal ve vakidir. Lakin insan, yaratılmış olduğu mizacı terbiye etmeye müsait bir varlıktır. Sert mizaçlı bir insan, sertliğini belli yerlere yoğunlaştırmayı ve bazı zamanlarda bazı kişilere karşı yumuşak davranmayı kendisine öğretebilir. Bu noktada karşımıza şöyle bir hakikat çıkmaktadır: Bizler, çocuklarımızın yahut talebelerimizin terbiyesinden önce nefsimizin terbiyesi meselesine eğilmek mecburiyetindeyiz. Yani Allah ve Rasûlünün sevip razı olacağı bir çocuk yetiştirmek; evvela Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’de bulunan özellikleri kazanmak, onda bulunmayan özelliklerden kurtulmak noktasında gayret sarf etmekle mümkündür. Allah (azze ve celle) cümlemizi muvaffak eylesin.

             I. Yumuşaklık ve Ağır Başlılık

Ağırbaşlılık, şu ayet-i kerimede de ifade edildiği üzere Allah’ın has kullarının özelliğidir. “Rahmân’ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, cahiller onlara laf attığı zaman, “selâm” deyip geçen kullardır.”[3] Mürebbi olacak kişi, ağırbaşlılığı adet haline getirmeli; hemen kızmamalı, müsamahalı davranabilmelidir. Çocuğun yanlış yapması, hata yapması ve unutması; acıkması ve susaması kadar normaldir. Dolayısıyla mürebbi, her halükarda ağırbaşlılığını muhafaza edebilmeli ve kusurları yumuşaklıkla çözebilmelidir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine hakaret etmeye çalışan Yahudileri azarlayan Hz. Aişe validemize sakin olmasını tavsiye ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Allah (azze ve celle) her işte yumuşaklığı sever.”[4] Yumuşaklık, Allah (azze ve celle)’nin sevdiği kullarına ikram ettiği bir ahlaktır. Nice kilitli kapılar yumuşaklıkla açılır, nice muhkem kaleler yumuşaklıkla teslim alınır. Bu Allah (azze ve celle)’nin yumuşak ahlaklı kullarına ikramıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususta da şöyle buyurmaktadır: “Allah (azze ve celle) yumuşaklıkla muamele edicidir ve yumuşaklıkla muamele edeni sever. Yumuşak mizaçlı kimseye, (hayır cihetinden) sert mizaçlıya veya herhangi bir başkasına vermediğini verir.”[5]

Yumuşaklığın ve vakarın zıttı olan sertlik ve fevrilik, terbiye ameliyesini zorlaştıran ahlaklardır. Bu ahlaklar, mürebbi ile çocuk arasına adeta görünmez dağlar inşa edebilir, bir süre sonra çocuğun mürebbiyi hiç duymamasına sebep olabilir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Yumuşaklıktan mahrum olan, tüm hayırlardan mahrumdur.”[6] buyurarak bu ahlakın ehemmiyetini vurgulamıştır.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yetiştirmiş olduğu kutlu nesil sahabe-i kiramda, güzel ahlakların misallerini bulmak mümkündür. Yumuşaklık ve ağırbaşlılıkla ilgili Hz. Ali’nin şu kıssası dikkate şayandır: Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimizin bir cariyesi vardı. Bir gün Hz. Ali Efendimiz abdest alırken bu cariye testiyle su döküyordu. Derken bir kaza neticesi testi cariyenin elinden düşüp kırıldı. Hz. Ali efendimiz de yaralandı. Hz. Ali kafasını kaldırıp cariyeye bakmaya başlayınca cariye, ayet-i kerimeden iktibasla “Onlar öfkelerini yutarlar.”[7] dedi. Hz. Ali: “Öfkemi yuttum.” deyince cariye ayet-i kerimenin devamını okudu: “Onlar insanları affederler.” Hz. Ali, “Seni affettim.” dedi. Bu defasında cariye, “Allah iyilik edenleri sever.” diyerek ayet-i kerimenin son kısmını okuyunca, Hz. Ali: “Seni azat ettim.” dedi.[8]

Allah (azze ve celle) bu ahlakı cümlemize ihsan eylesin.

             II. Şefkat

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yanında iki çocuğu olan bir kadın geldi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara üç hurma verdi. Kadın çocuklarına birer tane hurma verince çocuklardan biri ağlamaya başladı. Kadın üçüncü hurmayı ikiye bölüp onu da çocuklarına verdi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu manzara üzerine şunu söyledi: “Evlatlarına acıyan ve onları (doğumdan önce karınlarında, doğumdan sonra kucaklarında, bir ömür kalplerinde) taşıyan anneler! Şayet eşleriyle iyi geçinseler namaz kılanlarının hepsi cennete girer.[9]

Yukarıdaki hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere şefkat, sevgi ve merhamet gibi güzel hasletler insanoğlunun fıtratında/yaratılışında mevcuttur. Lakin bazı kimseler bu huylarını köreltirken bazı kimseler ise geliştirmektedir. Mürebbi olacak kişini bu hasletlerini geliştirmesi şarttır. Zira öfkeyle ve cezayla terbiye edilemeyecek birçok çocuk, sevgi ve şefkatle tavlanabilmektedir.

Şefkat ve merhamet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in öne çıkan özelliklerinden biridir. Bir gün çocuklarından birisinin ağır bir şekilde hastalanması üzerine Zeyneb (radıyallahu anha), babasına, torununun çok hasta olduğunu, acilen gelmesini söyleyerek haber yolladı. Muhtemelen o sırada çok önemli bir işle meşgul olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona selâm gönderip, “Allah’ın aldığı ve verdiği her şey kendisine aittir. Her şey Allah katında takdir edilmiştir. Sen sabırlı ol ve mükâfatını Allah’tan bekle.” diye tavsiyede bulundu. Fakat bebeğin durumu ağırlaşınca, babasını yanında görmek isteyen Zeyneb validemiz mutlaka gelmesini isteyerek bir daha haber gönderdi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de kızını kırmayarak beraberindekilerle birlikte onun evine gitti. Can çekişmekte olan çocuğu şefkat ve merhametle kucağına alan Rahmet Peygamberi, gözyaşı dökmeye başladı. Yanındaki arkadaşlarından Sad b. Ubâde, “Bu (gözyaşı) da nedir yâ Rasûlallah?” diyerek şaşkınlığını ifade etti. Bunun üzerine şefkatli Nebî, “Bu gözyaşı, Allah’ın, dilediği kullarının kalplerine yerleştirdiği bir rahmettir. Allah, kullarından sadece merhametli olanlara merhamet eder.[10] buyurdu.

Üsame b. Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: Resülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beni alıp bir dizine oturtur, Hasan’ı da öbür dizine oturturdu. Sonra bizi göğsüne basar veAllah’ım! Bu ikisine rahmet eyle! Çünkü ben bunlara merhamet ediyorum.” derdi.[11]

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir keresinde Temim kabilesinden Akra‘ b. Habis (radıyallahu anh) Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında otururken, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) (torunu) Hasan (radıyallahu anh)‘ı öptü. Bunun üzerine Akra’ (radıyallahu anh): ‘Benim on çocuğum var ama hiçbirini öpmüş değilim.’ dedi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönüp ona baktı ve ‘Merhamet etmeyene merhamet edilmez!’ buyurdu.[12]

Biz, evlatlarımıza doğru ve güzelin yolunu göstersek de onları hakiki manada terbiye edecek, hidayete ulaştıracak, gönüllerine hakkı ve hakikati koyacak olan Mevla Teâlâ’dır. Bizim özellikle evlatlarımıza akabinde tüm Müslümanlara merhametli olmamız, Cenab-ı Hakkın da bize karşı merhametli olmasına vesile olacaktır. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Merhametliler (var ya!)… Rahmân, işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler) de size merhamet etsin.[13] Başta Allah (azze ve celle)’nin ve onun meleklerinin bize merhamet etmesi her işimiz gibi evlatlarımızı terbiye işimizi de kolaylaştıracaktır. Belki de sırf bu ahlakla hiçbir gayret göstermemize gerek kalmadan Allah (azze ve celle)’nin rahmetiyle tüm müşküllerimiz hallolacaktır.

Bir Müslümanın merhametten yoksun olması düşünülemez. Böyle bir ahlâkî problemi olan kişi bu hastalığın tedavi için çalışmalıdır. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, “Yalnızca şakî (bedbaht) olan kimse merhametten yoksun bırakılır.[14] sözü, merhametsizliğin ne büyük bir kusur olduğunu ortaya koymaktadır. “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.[15] sözü de Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu husustaki uyarılarından biridir.

              III. Sabır

Sonuçların sebeplere bağlanması ve olayların belirli sürelerde netice vermesi Allah’ın yeryüzüne koymuş olduğu kurallardandır. Hiçbir meyve Allah (azze ve celle) tarafından tayin edilen vakit gelmeden olgunlaşamayacağı gibi hiçbir çocuk da belirli bir vakit geçmeden olgunlaşamayacaktır. Bu da çoğu zaman terbiye ile meşgul olan kişilerin yorulup usanmasına ve ümitsizliğe düşmesine sebep olmaktadır. Terbiye hususunda nebevî metodu takip edecek kişiye bu noktada düşen şu ayet-i kerimenin hükmüne ram olmaktır: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.”[16]

Geride de ifade ettiğimiz üzere Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kâinatın en büyük mürebbisidir. Onun terbiye ettiği cahiliye devri insanları ise bizim terbiye edeceklerimizle kıyaslanamayacak derecede azılı kimselerdi. Lakin O, küfür, azgınlık ve hadsizlik kalplerine işlemiş olan insanlardan Asr-ı Saadet meydana getirmiştir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu başarısının anahtarı şüphesiz onun Peygamberliğidir. Lakin o anahtarın dişlilerinden biri, onun şu sözlerinde saklıdır: Sabır müminin yolunu aydınlatan ışıktır.[17]Sabır müminin silahıdır.[18]

Müşrikler, özellikle Mekke döneminde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e etmedik işkence bırakmamışlar; ellerin geleni artlarına koymamışlardı. O, namaz kılarken üzerine işkembe dökenden yollarına dikenler atana; ölümü için planlar yapanlardan ahmak kimselere onu taşlatanlara kadar her türlü zalimi ve zulümlerini gördü. Lakin hiçbir vakit onlara beddua etmedi. Aksine “Ya Rabbi! Onları affet çünkü onlar bilmiyorlar.[19] demekle yetindi.

Biz de terbiye esnasında muhakkak göreceğimiz, hoşumuza gitmeyen tatsız hadiseler karşılısında öfkelenmemeli, soğukkanlı ve sabırlı olmalıyız. Bu noktada Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in başına gelen hadiselerde nasıl davrandığını bilmek ufkumuzu açacaktır. Nitekim Hz. Peygamber Huneyn Savaşı’nda elde edilen ganimetleri paylaştırdığında, İslâm’a ısınmaları için uğraştığı bazı kimselere fazla mal vermişti. Bunu gören Ensar’dan bir kişi de öfkesine hâkim olamayarak hemen, “Vallahi, bu, adaletin gözetildiği ve Allah rızasının hedeflendiği bir paylaştırma değildir!” demişti. Bunu duyan Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kızgınlıktan mübarek yüzünün rengi değişse de olayı şu cümlelerle ifade etmişti: “Allah ve Rasûlü de adaletli davranmayacaksa kim âdil olacak! Allah, Musa’ya rahmet etsin. Bundan daha fazla eziyete uğramıştı da o bunlara sabretmişti.[20]

Yine bir gün bedevilerden biri Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve sahabe-i kiramdan bazılarının da orada bulunduğu bir esnada mescide küçük abdestini yapmaya başladı. Bunu gören sahabe-i kiram hemen adamın üzerine yürüdüler ve bağırmaya başladılar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onları sakinleştirdi ve adama dokunmamalarını söyledi. Adam işini bitirdikten sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Bu ev, sadece Allah’ı zikir ve namaz için inşa edildi. Bundan dolayı burada abdest bozulmaz.[21] diyerek bu hareketi tekrarlamaması gerektiğini anlattı. O kişi daha sonra bu olayı anlatırken, “Vallahi Peygamber beni ne dövdü ne de kötü söz söyledi.” diyerek onun engin sabrını ifade etmiştir.

Mürebbilerin tatsız olaylarla belki defalarca karşılaşmaları kaçınılmazdır. Bu hususta Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sabır tavsiyelerini ve bu tarz olaylara yaklaşımını akıldan çıkarmamak gerekir.

             IV. Kolaylaştırıcı Olmak

İnsanlar hakkında kolaylığı, rahatlığı tercih etmek; işleri zorlaştırmamak da Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetlerinden biridir. Hz. Aişe (radıyallahu anha) bu hususta şöyle demiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) günah olmayan iki şey arasında tercih yapmak durumunda kaldığında daima kolay olanı seçerdi.”[22] Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) muhayyer olduğu durumlarda nasıl ümmeti için kolay olanı tercih ettiyse, mürebbi de terbiye ettiği çocuklar için daima kolaylığı gözetmelidir. Zira çocuklar, sırf çocuk oldukları için bile zorluk altında bırakılmamayı hak ederler.

Allah Rasûlü insanlar için işlerin kolay olanlarını tercih ettiği gibi Allah (azze ve celle)’nin de böyle davranılmasından hoşlandığını şu sözlerle ifade etmiştir: Allah, yasaklarının işlenmesinden nasıl hoşlanmazsa, (tanıdığı) ruhsatların uygulanmasından da o kadar hoşnut olur.[23] Bu kolaylık helal-haram işlerinde cari olduğu gibi ibadetler hususunda da geçerlidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabe-i kiramın kendilerini parçalarcasına ibadet etmelerine izin vermemiş, bu hususta onlara şu sözlerle nasihat etmiştir: “Gücünüzün yeteceği kadar işi (ibadeti) üzerinize alın. Çünkü sizler (ibadetten) usanıp bıkarsınız da Allah (sevap vermekten) bıkmaz. Allah katında amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olandır.[24]

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinden nakletmiş olduğumuz bu malumatların tamamı, çocuklara birtakım ağır vazifelerin verilmesinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Allah’ın dini, hangi yaşta hangi fiziksel güçte bulunursa bulunsun tüm insanlar için uygulanabilir bir dindir. Çocuklarımızı dini ve dünyevi noktalarda terbiye ederken asgari düzeyi emretmeli, ziyadeleri evlatlarımızın zamanı geldiğinde kendi istekleriyle yapmalarını temin etmeye çalışmalıyız. Aksi takdirde onlardan azimetle amel etmelerini beklemek, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, “Müjdeleyin nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın.[25] düsturuna aykırı davranmak olacaktır.

Kolaylaştırıcı kimse, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine uygun iş yaptığı gibi Allah (azze ve celle)’nin de rızasını kazanan, kendisini cehenneme haram kılan kimsedir. Bu hususta da Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kendisi cehennem ateşine ve cehennem ateşi de kendisine haram olan kişiyi size bildireyim mi? Cana yakın, yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimse.[26] buyurmuştur. Allah (azze ve celle) tüm Müslümanları hususen terbiye vazifesiyle meşgul olanları bu ahlak ile mütehallik eylesin. Âmin.

             V. Nasihatte Ölçülü Olmak

İnsanların terbiyesi hususunda en çok kullanılan ve en etkili olan yollardan biri de şüphesiz vaaz ve nasihat etmektir. Allah (azze ve celle), vaaz hususunda Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e şöyle buyurmuştur: “Ama (alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir.[27] Lakin her konuda olduğu gibi nasihat hususunda da ölçüyü muhafaza etmek şarttır.

Abdullah b. Mesud (radıyallahu anh) her perşembe günü insanlara vaaz ederdi. Cemaatten birisi, “Ey Ebû Abdurrahman! Senin bize her gün vaaz etmeni isterim.” dedi. İbn Mesud (radıyallahu anh) bu isteğe şöyle cevap verdi: “Size bıkkınlık gelmesin diye böyle yapmıyorum. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bıkmayalım diye bizi idare ettiği gibi ben de sizi idare ediyorum.[28]

“Aç bırakma hırsız edersin; çok söyleme arsız edersin.” sözü, halk arasında meşhur ve doğru bir sözdür. Sürekli konuşmak, her vakit doğru konuşulsa bile dinleyen kişiyi bıktırır. Terbiye hususunda mühim silahlardan biri olan vaaz ve nasihatin, böyle yanlış şekillerde kullanılarak heba edilmemesi gerekmektedir. Zira bir kez arsızlık başladı mı artık nasihatin hiçbir türlüsü fayda vermeyecektir.

             VI. Doğru Sözlü ve Güvenilir Olmak

Mürebbilerin akıllarından asla çıkarmamaları gereken bir husus vardır: Çocuklar çok akıllıdır ve kendilerine yapılan muameleyi unutmazlar. Dolayısıyla bir mürebbi, terbiye ettiği çocuklardan kötü not almamaya dikkat etmelidir. Anne baba da olsalar mürebbilerin en fazla kötü not aldıkları mesele çocukları kandırmaları ve vaat ettiklerini yerine getirmemeleridir. Bunu birkaç kez tecrübe eden çocuk bir daha kendisine verilen vaatlere inanmayacağı gibi vaat eden kişiye itimat da etmeyecektir.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hangi alanda olursa olsun insanların aldatılmasına karşı çıkmış, hatta şakayla bile olsa buna asla müsaade etmemiştir. Nitekim o, “Ben (her hâl ve şartta) sadece hakikati söylerim.” buyurmuştur.[29]

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu konudaki tavrına tanıklık edenlerden birisi de o zaman küçük yaşta olan Abdullah b. Âmir’dir. Abdullah (radıyallahu anh) şöyle anlatır: “Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) evimize ziyarete gelmişti. Ben henüz küçücük bir çocuktum. O otururken ben oyun oynamak için dışarı çıkmak istemiştim. Bu sırada annem, ‘Abdullah! Yanıma gel. Bak sana ne vereceğim!’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem),Çocuğa ne vereceksin?’ diye sordu. Annem, ‘Ona hurma vereceğim.’ deyince, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Eğer çocuğa bir şey vermeseydin, bu söz (amel defterine) bir yalan olarak yazılacaktı.’”[30]

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in beyan ettiği üzere amel defterimize yalan sözler yazdırmamak ve de çocukların bize karşı olan güvenini sarsmamak için onları kandırmamalı ve vaatlerimizi yerine getirmeliyiz.

[1] Buhârî, 1385.

[2] Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VIII/267.

[3] Furkan, 63.

[4] Buhârî, 6024.

[5] Müslim, 2593.

[6] Müslim, 2592.

[7] Âl-i İmran, 134.

[8] İbn Asâkîr, Târîh-u Dimeşk, XLI/387.

[9] Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, IX/192, No: 7332.

[10] Buhârî, 5655.

[11] Buhari, Edeb, 22.

[12] Buhari, 5997.

[13] Tirmizî, 1924.

[14] Tirmizî, 1923.

[15] Tirmizi, Birr ve Sıla, 15.

[16] Bakara, 153.

[17] Müslim, 223.

[18] Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, IV/267, No: 6787.

[19] Buhârî, 3477.

[20] Buhârî, 3150.

[21] Müslim, 285.

[22] Buhârî, 6786.

[23] Ahmed b. Hanbel, X/107, No: 5866.

[24] Müslim, 785.

[25] Müslim, 1732.

[26] Tirmizi, 2488.

[27] Zâriyat, 55.

[28] Buhârî, 70.

[29] Tirmizî, 1990.

[30] Ahmed b. Hanbel, XXIV/470, No: 15702.

Hakkında Mustafa Şekerci

Mustafa Şekerci, 1992 yılında İnebolu’da dünyaya geldi. Eğitim hayatına başlamadan ailesiyle birlikte İstanbul’a taşındı. Lisenin son yıllarında Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi Hazretleri (kuddise sirruhu) ile tanıştı ve ona intisap etti. Marmara Üniversitesi Matematik bölümünde kısa süre bulunduktan sonra üniversiteyi bırakıp medrese tahsiline başladı. Beş yıllık temel İslamî eğitimin ardından tekâmül medresesinde eğitim gördü ve icazet aldı. Bu süre içerisinde İstanbul Üniversitesi İlahiyat bölümünü bitirdi. Tekâmül eğitiminden sonra İsmailağa Dergisi bünyesinde editörlük ve yayın kurulu üyeliği vazifeleri yaptı. 2018 yılında kurulan Alem-i İslam İlim ve Hizmet Derneği‘nin kuruluşunda, kurucu başkan olarak yer aldı. Halen dernek başkanı olan Mustafa Şekerci, Alem-i İslam Derneği bünyesinde faaliyet gösteren Türkiye’nin ilk ve tek hadis hafızlığı medresesinde müderrislik yapmaktadır. Bunun yanında 2020 yılında, Dini Soruların Cevap Kapısı sloganıyla kurulan Meşihat sitesinin genel yayın yönetmenliğini yapan Mustafa Şekerci‘nin ilmî ve fıkhî yazıları Meşihat sitesinde yayınlanmaktadır.

Ayrıca Bakınız

Tesettür ve Cilbab

Giriş İnsanların akın akın cehenneme sürüklendiği bir asırda yaşadığımız halde bizlere cennet yolunu gösteren ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir