Salı , Kasım 24 2020

Rasulullah’a Vahyin Gelmeye Başlaması

VAHYİN BAŞLANGICI

Şeyh, İmam ve Hafız olan Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. el-Muğîra el-Buhârî (rahimehullahü Teâlâ -âmin-) şöyle der:

1. Bap: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Vahyin Gelişi Nasıl Olmuştur?

Şanı yüce olan Allah’ın kavli: “Biz Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrâhim’e, İsmâil’e, İshak’a, Ya‘kūb’a, torunlara, Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.[1]

Ameller Ancak Niyetlere Göredir

عَنْ أَميرِ الْمُؤْمِنِينَ أبي حفْصٍ عُمرَ بنِ رضي الله عنه، قالَ: سمعْتُ رسُولَ اللهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ: «إنَّما الأَعمالُ بالنِّيَّات، وإِنَّمَا لِكُلِّ امرئٍ مَا نَوَى، فمنْ كانَتْ هجْرَتُهُ إِلَى الله ورَسُولِهِ فهجرتُه إلى الله ورسُولِهِ، ومنْ كاَنْت هجْرَتُه لدُنْيَا يُصيبُها، أَو امرَأَةٍ يَنْكحُها فهْجْرَتُهُ إِلى مَا هَاجَر إليْهِ»ء

1- Müminlerin emiri, Ebû Hafs Ömer b. Hattab b. Nüfeyl b. Abdi’l-Uzza b. Riyâh b. Abdillah b. Kurt b. Razah b. Adiyy b. Ka‘b b. Lüeyy b. Gâlib el-Kureyşî el-Advî (radıyallahu anh) dedi: Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken işittim: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır. Allah ve Rasulü için hicret edene, Allah ve Rasulüne hicret sevabı vardır. Kendisine isabet edecek bir dünyalık veya evlenilecek bir kadın için hicret edene de niyet ettiğinin karşılığı vardır.[2]

Vahiy Nasıl Gelirdi?

عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ المُؤْمِنِينَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا، أَنَّ الحَارِثَ بْنَ هِشَامٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ سَأَلَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ يَأْتِيكَ الوَحْيُ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَحْيَانًا يَأْتِينِي مِثْلَ صَلْصَلَةِ الجَرَسِ، وَهُوَ أَشَدُّهُ عَلَيَّ، فَيُفْصَمُ عَنِّي وَقَدْ وَعَيْتُ عَنْهُ مَا قَالَ، وَأَحْيَانًا يَتَمَثَّلُ لِيَ المَلَكُ رَجُلًا فَيُكَلِّمُنِي فَأَعِي مَا يَقُولُ» قَالَتْ عَائِشَةُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا: وَلَقَدْ رَأَيْتُهُ يَنْزِلُ عَلَيْهِ الوَحْيُ فِي اليَوْمِ الشَّدِيدِ البَرْدِ، فَيَفْصِمُ عَنْهُ وَإِنَّ جَبِينَهُ لَيَتَفَصَّدُ عَرَقًا

2- Müminlerin annesi Aişe (radıyallahu anha) rivayet ediyor: Haris b. Hişam (radıyallahu anh) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, “Size vahiy nasıl geliyor?” diye sordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bazen çıngırak sesi gibi gelir ki bana en ağır geleni budur. O hal benden gider gitmez (meleğin) bana söylediğini tam olarak kavramış olurum. Bazen melek bir adam suretine bürünerek bana gelir; benimle konuşur; ben de onun söylediklerini kavrarım.

Aişe (radıyallahu anha) dedi ki: “Ben onu kendisine vahiy geldiği zaman görürdüm. Bu hal kendisinden gittiğinde çok soğuk günde bile alnından şapır şapır ter akardı.

Cebrail (aleyhisselam) İle İlk Mülâkât: “Oku!”

عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ المُؤْمِنِينَ أَنَّهَا قَالَتْ: أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنَ الوَحْيِ الرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ فِي النَّوْمِ، فَكَانَ لَا يَرَى رُؤْيَا إِلَّا جَاءَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ، ثُمَّ حُبِّبَ إِلَيْهِ الخَلَاءُ، وَكَانَ يَخْلُو بِغَارِ حِرَاءٍ فَيَتَحَنَّثُ فِيهِ – وَهُوَ التَّعَبُّدُ – اللَّيَالِيَ ذَوَاتِ العَدَدِ قَبْلَ أَنْ يَنْزِعَ إِلَى أَهْلِهِ، وَيَتَزَوَّدُ لِذَلِكَ، ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَى خَدِيجَةَ فَيَتَزَوَّدُ لِمِثْلِهَا، حَتَّى جَاءَهُ الحَقُّ وَهُوَ فِي غَارِ حِرَاءٍ، فَجَاءَهُ المَلَكُ فَقَالَ: اقْرَأْ، قَالَ: «مَا أَنَا بِقَارِئٍ»، قَالَ: ” فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الجَهْدَ ثُمَّ أَرْسَلَنِي، فَقَالَ: اقْرَأْ، قُلْتُ: مَا أَنَا بِقَارِئٍ، فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّانِيَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الجَهْدَ ثُمَّ أَرْسَلَنِي، فَقَالَ: اقْرَأْ، فَقُلْتُ: مَا أَنَا بِقَارِئٍ، فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّالِثَةَ ثُمَّ أَرْسَلَنِي، فَقَالَ: {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ. خَلَقَ الإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ. اقْرَأْ وَرَبُّكَ الأَكْرَمُ} [العلق: 2] ” فَرَجَعَ بِهَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَرْجُفُ فُؤَادُهُ، فَدَخَلَ عَلَى خَدِيجَةَ بِنْتِ خُوَيْلِدٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا، فَقَالَ: «زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي» فَزَمَّلُوهُ حَتَّى ذَهَبَ عَنْهُ الرَّوْعُ، فَقَالَ لِخَدِيجَةَ وَأَخْبَرَهَا الخَبَرَ: «لَقَدْ خَشِيتُ عَلَى نَفْسِي» فَقَالَتْ خَدِيجَةُ: كَلَّا وَاللَّهِ مَا يُخْزِيكَ اللَّهُ أَبَدًا، إِنَّكَ لَتَصِلُ الرَّحِمَ، وَتَحْمِلُ الكَلَّ، وَتَكْسِبُ المَعْدُومَ، وَتَقْرِي الضَّيْفَ، وَتُعِينُ عَلَى نَوَائِبِ الحَقِّ، فَانْطَلَقَتْ بِهِ خَدِيجَةُ حَتَّى أَتَتْ بِهِ وَرَقَةَ بْنَ نَوْفَلِ بْنِ أَسَدِ بْنِ عَبْدِ العُزَّى ابْنَ عَمِّ خَدِيجَةَ وَكَانَ امْرَأً تَنَصَّرَ فِي الجَاهِلِيَّةِ، وَكَانَ يَكْتُبُ الكِتَابَ العِبْرَانِيَّ، فَيَكْتُبُ مِنَ الإِنْجِيلِ بِالعِبْرَانِيَّةِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكْتُبَ، وَكَانَ شَيْخًا كَبِيرًا قَدْ عَمِيَ، فَقَالَتْ لَهُ خَدِيجَةُ: يَا ابْنَ عَمِّ، اسْمَعْ مِنَ ابْنِ أَخِيكَ، فَقَالَ لَهُ وَرَقَةُ: يَا ابْنَ أَخِي مَاذَا تَرَى؟ فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَبَرَ مَا رَأَى، فَقَالَ لَهُ وَرَقَةُ: هَذَا النَّامُوسُ الَّذِي نَزَّلَ اللَّهُ عَلَى مُوسَى، يَا لَيْتَنِي فِيهَا جَذَعًا، لَيْتَنِي أَكُونُ حَيًّا إِذْ يُخْرِجُكَ قَوْمُكَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «أَوَ مُخْرِجِيَّ هُمْ»، قَالَ: نَعَمْ، لَمْ يَأْتِ رَجُلٌ قَطُّ بِمِثْلِ مَا جِئْتَ بِهِ إِلَّا عُودِيَ، وَإِنْ يُدْرِكْنِي يَوْمُكَ أَنْصُرْكَ نَصْرًا مُؤَزَّرًا. ثُمَّ لَمْ يَنْشَبْ وَرَقَةُ أَنْ تُوُفِّيَ، وَفَتَرَ الوَحْيُ

3- Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e vahiy ilk olarak uykusunda gördüğü salih rüyalar şeklinde gelmiştir. Gördüğü hiçbir rüya yoktu ki, sabah aydınlığı gibi ortaya çıkmasın. Sonra ona halvet (yalnızlık) sevdirildi. Yanına azık alır ve ehline dönmeden birçok geceler Hira mağarasında kalırdı -İbrahim (aleyhisselam)’ın hanif dinine göre ibadet ederdi.- Sonra Hatice (radıyallahu anha)’nın yanına döner ve azık alırdı. Ta ki o, Hira mağarasında bulunduğu bir sırada kendisine Hak (olan İslam’ın habercisi olan melek) geldi. Gelen melek: “Oku!” dedi. O, “Ben okuma bilmem.” dedi.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dedi: “Melek beni takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim; ikinci kez takatim kesilinceye kadar beni sıktı sonra bıraktı. Tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim ve beni üçünde defa takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: ‘Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yaratmıştır. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.’[3] dedi.

Vahyin Ürpertisi

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem vahyin ağırlığından ve haşyetinden) kalbi ürperdiği halde döndü ve Hatice binti Huveylid (radıyallahu anha)’nın yanına girdi. Ona, “Beni örtün! Beni örtün!” dedi. Onu örttüler; ta ki (bir süre sonra) korkusu gitti. (Başına gelenleri) haber vererek Hatice (radıyallahu anha)’ya, “(Başıma gelenden dolayı) kendim için çok korktum.” dedi. Hatice (radıyallahu anha): “Asla! Allah (celle celalühü) asla seni üzmez. Sen akrabanı gözetirsin, acizlere yardım edersin, yoksullara mal verirsin, misafirperversin ve hak sahiplerine yardım edersin.” dedi.

Varaka b. Nevfel

Daha sonra Hatice (radıyallahu anha) onu amcasının oğlu olan Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdüluzza’ya götürdü. O, cahiliyede Hristiyan olmuş biriydi. İbranice bilir; İncil’den Allah’ın dilediği kadar yeri İbranice yazardı. Kör olmuş, yaşlı bir kişiydi. Hatice (radıyallahu anha) Varaka’ya: “Ey amcamın oğlu! Dinle bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor. Bu hususta ne dersin?” dedi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) başına gelenleri ona anlattı. Varaka: “Bu Allah’ın Musa (aleyhisselam)’a indirmiş olduğu Nâmûs’tur. Keşke ben genç biri olsaydım da kavmin seni yurdundan çıkardığında senin yanında olabilseydim.” dedi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Onlar beni çıkaracaklar mı?” diye sordu. Varaka: “Evet! Senin getirdiğin gibisini getirip de kendisine düşman olunmayan yoktur. Şayet o güne yetişirsem sana ciddi şekilde yardım ederim.” dedi. Çok geçmeden Varaka vefat etti. Vahiy bir müddet kesildi.

İkinci Mülâkât: “Ey Örtüsüne Bürünen! Kalk ve Uyar!”

قَالَ ابْنُ شِهَابٍ: وَأَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيَّ، قَالَ: وَهُوَ يُحَدِّثُ عَنْ فَتْرَةِ الوَحْيِ فَقَالَ فِي حَدِيثِهِ: ” بَيْنَا أَنَا أَمْشِي إِذْ سَمِعْتُ صَوْتًا مِنَ السَّمَاءِ، فَرَفَعْتُ بَصَرِي، فَإِذَا المَلَكُ الَّذِي جَاءَنِي بِحِرَاءٍ جَالِسٌ عَلَى كُرْسِيٍّ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ، فَرُعِبْتُ مِنْهُ، فَرَجَعْتُ فَقُلْتُ: زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي ” فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {يَا أَيُّهَا المُدَّثِّرُ. قُمْ فَأَنْذِرْ} [المدثر: 2] إِلَى قَوْلِهِ {وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ} [المدثر: 5]. فَحَمِيَ الوَحْيُ وَتَتَابَعَ تَابَعَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ، وَأَبُو صَالِحٍ، وَتَابَعَهُ هِلَالُ بْنُ رَدَّادٍ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، وَقَالَ يُونُسُ، وَمَعْمَرٌ بَوَادِرُهُ

4- Cabir b. Abdullah (radıyallahu anh) anlatıyor:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin kesildiğinden bahsettiği hadisinde şöyle demiştir: “Bir vakit yürürken semadan bir ses işittim. Bakışımı çevirdiğimde bana Hira’da gelen meleğin arz ve sema arasındaki bir kürsüde oturduğunu gördüm. Ondan korkup geri döndüm ve ‘Beni örtün! Beni örtün!’ dedim. Allah Teâlâ, ‘Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar![4] ayetlerini Her türlü pislikten uzak dur.[5] ayetine kadar indirdi. Böylece vahiy arttı ve peşpeşe devam etti.

Vahyi Unutmaktan Korkma, Onu Sana Biz Ezberleteceğiz

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: {لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ} [القيامة: 16] قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَالِجُ مِنَ التَّنْزِيلِ شِدَّةً، وَكَانَ مِمَّا يُحَرِّكُ شَفَتَيْهِ – فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: فَأَنَا أُحَرِّكُهُمَا لَكُمْ كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُحَرِّكُهُمَا، وَقَالَ سَعِيدٌ: أَنَا أُحَرِّكُهُمَا كَمَا رَأَيْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ يُحَرِّكُهُمَا، فَحَرَّكَ شَفَتَيْهِ – فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى: {لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ} [القيامة: 17] قَالَ: جَمْعُهُ لَكَ فِي صَدْرِكَ وَتَقْرَأَهُ: {فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ} [القيامة: 18] قَالَ: فَاسْتَمِعْ لَهُ وَأَنْصِتْ: {ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ} [القيامة: 19] ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا أَنْ تَقْرَأَهُ، فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْدَ ذَلِكَ إِذَا أَتَاهُ جِبْرِيلُ اسْتَمَعَ فَإِذَا انْطَلَقَ جِبْرِيلُ قَرَأَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَمَا قَرَأَهُ

5- İbn Abbâs (radıyallahu anhüma), “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma.[6] ayet-i kerimesinin tefsiri sadedinde şöyle dedi: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen ayetler(in zaptı) hususunda zorlanır ve (hemen ezberlemek için) çabuk çabuk dudaklarını kımıldatırdı. (İbn Abbas bu hadis-i şerifi rivayet ederken: ‘Ben de sizin için Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi dudaklarımı kımıldatıyorum.’ der ve dudaklarını kımıldatırdı.) Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayet-i kerimeleri indirdi: “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu göğsünde (zihninde) toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir.[7] Onu senin kalbinde toplamak ve sana okutmak bize aittir. “O halde onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et.[8] Sessizce onu dinle. “Sonra onu anlatmak elbette bize aittir.[9] Onu sana okutmak bize aittir. Bu ayet-i kerimeler nazil olduktan sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Cibril (aleyhisselam) yanından ayrılıncaya kadar sessizce durur; o gittikten sonra ayet-i kerimeleri onun okuduğu gibi okurdu.”

Ramazan Mukabeleleri

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: «كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَجْوَدَ النَّاسِ، وَكَانَ أَجْوَدُ مَا يَكُونُ فِي رَمَضَانَ حِينَ يَلْقَاهُ جِبْرِيلُ، وَكَانَ يَلْقَاهُ فِي كُلِّ لَيْلَةٍ مِنْ رَمَضَانَ فَيُدَارِسُهُ القُرْآنَ، فَلَرَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَجْوَدُ بِالخَيْرِ مِنَ الرِّيحِ المُرْسَلَةِ»ء

6- İbn Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların en cömerdiydi. Ramazan ayında Cibril (aleyhisselam) ile buluştuklarında daha da cömert olurdu. Cibril (aleyhisselam) Ramazan’ın her gecesi gelir ve beraber Kur’an-ı Kerim okurlardı. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hayır dağıtmak hususunda (hiç kimsenin kendisinden nasipsiz kalmadığı) esen rüzgârdan bile daha cömertti.

Rum Kayseri Hirakl’in İslam’a Davet Edilmesi

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّ أَبَا سُفْيَانَ بْنَ حَرْبٍ أَخْبَرَهُ: أَنَّ هِرَقْلَ أَرْسَلَ إِلَيْهِ فِي رَكْبٍ مِنْ قُرَيْشٍ، وَكَانُوا تُجَّارًا بِالشَّأْمِ فِي المُدَّةِ الَّتِي كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَادَّ فِيهَا أَبَا سُفْيَانَ وَكُفَّارَ قُرَيْشٍ، فَأَتَوْهُ وَهُمْ بِإِيلِيَاءَ، فَدَعَاهُمْ فِي مَجْلِسِهِ، وَحَوْلَهُ عُظَمَاءُ الرُّومِ، ثُمَّ دَعَاهُمْ وَدَعَا بِتَرْجُمَانِهِ، فَقَالَ: أَيُّكُمْ أَقْرَبُ نَسَبًا بِهَذَا الرَّجُلِ الَّذِي يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيٌّ؟ فَقَالَ أَبُو سُفْيَانَ: فَقُلْتُ أَنَا أَقْرَبُهُمْ نَسَبًا، فَقَالَ: أَدْنُوهُ مِنِّي، وَقَرِّبُوا أَصْحَابَهُ فَاجْعَلُوهُمْ عِنْدَ ظَهْرِهِ، ثُمَّ قَالَ لِتَرْجُمَانِهِ: قُلْ لَهُمْ إِنِّي سَائِلٌ هَذَا عَنْ هَذَا الرَّجُلِ، فَإِنْ كَذَبَنِي فَكَذِّبُوهُ. فَوَاللَّهِ لَوْلاَ الحَيَاءُ مِنْ أَنْ يَأْثِرُوا عَلَيَّ كَذِبًا لَكَذَبْتُ عَنْهُ. ثُمَّ كَانَ أَوَّلَ مَا سَأَلَنِي عَنْهُ أَنْ قَالَ: كَيْفَ نَسَبُهُ فِيكُمْ؟ قُلْتُ: هُوَ فِينَا ذُو نَسَبٍ، قَالَ: فَهَلْ قَالَ هَذَا القَوْلَ مِنْكُمْ أَحَدٌ قَطُّ قَبْلَهُ؟ قُلْتُ: لاَ. قَالَ: فَهَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ؟ قُلْتُ: لاَ قَالَ: فَأَشْرَافُ النَّاسِ يَتَّبِعُونَهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ؟ فَقُلْتُ بَلْ ضُعَفَاؤُهُمْ. قَالَ: أَيَزِيدُونَ أَمْ يَنْقُصُونَ؟ قُلْتُ: بَلْ يَزِيدُونَ. قَالَ: فَهَلْ يَرْتَدُّ أَحَدٌ مِنْهُمْ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ؟ قُلْتُ: لاَ. قَالَ: فَهَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ؟ قُلْتُ: لاَ. قَالَ: فَهَلْ يَغْدِرُ؟ قُلْتُ: لاَ، وَنَحْنُ مِنْهُ فِي مُدَّةٍ لاَ نَدْرِي مَا هُوَ فَاعِلٌ فِيهَا، قَالَ: وَلَمْ تُمْكِنِّي كَلِمَةٌ أُدْخِلُ فِيهَا شَيْئًا غَيْرُ هَذِهِ الكَلِمَةِ، قَالَ: فَهَلْ قَاتَلْتُمُوهُ؟ قُلْتُ: نَعَمْ. قَالَ: فَكَيْفَ كَانَ قِتَالُكُمْ إِيَّاهُ؟ قُلْتُ: الحَرْبُ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُ سِجَالٌ، يَنَالُ مِنَّا وَنَنَالُ مِنْهُ. قَالَ: مَاذَا يَأْمُرُكُمْ؟ قُلْتُ: يَقُولُ: اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَاتْرُكُوا مَا يَقُولُ آبَاؤُكُمْ، وَيَأْمُرُنَا بِالصَّلاَةِ وَالزَّكَاةِ وَالصِّدْقِ وَالعَفَافِ وَالصِّلَةِ. فَقَالَ لِلتَّرْجُمَانِ: قُلْ لَهُ: سَأَلْتُكَ عَنْ نَسَبِهِ فَذَكَرْتَ أَنَّهُ فِيكُمْ ذُو نَسَبٍ، فَكَذَلِكَ الرُّسُلُ تُبْعَثُ فِي نَسَبِ قَوْمِهَا. وَسَأَلْتُكَ هَلْ قَالَ أَحَدٌ مِنْكُمْ هَذَا القَوْلَ، فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، فَقُلْتُ: لَوْ كَانَ أَحَدٌ قَالَ هَذَا القَوْلَ قَبْلَهُ، لَقُلْتُ رَجُلٌ يَأْتَسِي بِقَوْلٍ قِيلَ قَبْلَهُ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ، فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، قُلْتُ فَلَوْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ، قُلْتُ رَجُلٌ يَطْلُبُ مُلْكَ أَبِيهِ، وَسَأَلْتُكَ، هَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ، فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، فَقَدْ أَعْرِفُ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيَذَرَ الكَذِبَ عَلَى النَّاسِ وَيَكْذِبَ عَلَى اللَّهِ. وَسَأَلْتُكَ أَشْرَافُ النَّاسِ اتَّبَعُوهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ، فَذَكَرْتَ أَنَّ ضُعَفَاءَهُمُ اتَّبَعُوهُ، وَهُمْ أَتْبَاعُ الرُّسُلِ. وَسَأَلْتُكَ أَيَزِيدُونَ أَمْ يَنْقُصُونَ، فَذَكَرْتَ أَنَّهُمْ يَزِيدُونَ، وَكَذَلِكَ أَمْرُ الإِيمَانِ حَتَّى يَتِمَّ. وَسَأَلْتُكَ أَيَرْتَدُّ أَحَدٌ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ، فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، وَكَذَلِكَ الإِيمَانُ حِينَ تُخَالِطُ بَشَاشَتُهُ القُلُوبَ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ يَغْدِرُ، فَذَكَرْتَ أَنْ لاَ، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ لاَ تَغْدِرُ. وَسَأَلْتُكَ بِمَا يَأْمُرُكُمْ، فَذَكَرْتَ أَنَّهُ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَعْبُدُوا اللَّهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَيَنْهَاكُمْ عَنْ عِبَادَةِ الأَوْثَانِ، وَيَأْمُرُكُمْ بِالصَّلاَةِ وَالصِّدْقِ وَالعَفَافِ، فَإِنْ كَانَ مَا تَقُولُ حَقًّا فَسَيَمْلِكُ مَوْضِعَ قَدَمَيَّ هَاتَيْنِ، وَقَدْ كُنْتُ أَعْلَمُ أَنَّهُ خَارِجٌ، لَمْ أَكُنْ أَظُنُّ أَنَّهُ مِنْكُمْ، فَلَوْ أَنِّي أَعْلَمُ أَنِّي أَخْلُصُ إِلَيْهِ لَتَجَشَّمْتُ لِقَاءَهُ، وَلَوْ كُنْتُ عِنْدَهُ لَغَسَلْتُ عَنْ قَدَمِهِ. ثُمَّ دَعَا بِكِتَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الَّذِي بَعَثَ بِهِ دِحْيَةُ إِلَى عَظِيمِ بُصْرَى، فَدَفَعَهُ إِلَى هِرَقْلَ، فَقَرَأَهُ فَإِذَا فِيهِ ” بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ: سَلاَمٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الهُدَى، أَمَّا بَعْدُ، فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الإِسْلاَمِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ، يُؤْتِكَ اللَّهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ، فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَإِنَّ عَلَيْكَ إِثْمَ الأَرِيسِيِّينَ ” وَ {يَا أَهْلَ الكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَنْ لاَ نَعْبُدَ إِلَّا اللَّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ} قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: فَلَمَّا قَالَ مَا قَالَ، وَفَرَغَ مِنْ قِرَاءَةِ الكِتَابِ، كَثُرَ عِنْدَهُ الصَّخَبُ وَارْتَفَعَتِ الأَصْوَاتُ وَأُخْرِجْنَا، فَقُلْتُ لِأَصْحَابِي حِينَ أُخْرِجْنَا: لَقَدْ أَمِرَ أَمْرُ ابْنِ أَبِي كَبْشَةَ، إِنَّهُ يَخَافُهُ مَلِكُ بَنِي الأَصْفَرِ. فَمَا زِلْتُ مُوقِنًا أَنَّهُ سَيَظْهَرُ حَتَّى أَدْخَلَ اللَّهُ عَلَيَّ الإِسْلاَمَ. وَكَانَ ابْنُ النَّاظُورِ، صَاحِبُ إِيلِيَاءَ وَهِرَقْلَ، سُقُفًّا عَلَى نَصَارَى الشَّأْمِ يُحَدِّثُ أَنَّ هِرَقْلَ حِينَ قَدِمَ إِيلِيَاءَ، أَصْبَحَ يَوْمًا خَبِيثَ النَّفْسِ، فَقَالَ بَعْضُ بَطَارِقَتِهِ: قَدِ اسْتَنْكَرْنَا هَيْئَتَكَ، قَالَ ابْنُ النَّاظُورِ: وَكَانَ هِرَقْلُ حَزَّاءً يَنْظُرُ فِي النُّجُومِ، فَقَالَ لَهُمْ حِينَ سَأَلُوهُ: إِنِّي رَأَيْتُ اللَّيْلَةَ حِينَ نَظَرْتُ فِي النُّجُومِ مَلِكَ الخِتَانِ قَدْ ظَهَرَ، فَمَنْ يَخْتَتِنُ مِنْ هَذِهِ الأُمَّةِ؟ قَالُوا: لَيْسَ يَخْتَتِنُ إِلَّا اليَهُودُ، فَلاَ يُهِمَّنَّكَ شَأْنُهُمْ، وَاكْتُبْ إِلَى مَدَايِنِ مُلْكِكَ، فَيَقْتُلُوا مَنْ فِيهِمْ مِنَ اليَهُودِ. فَبَيْنَمَا هُمْ عَلَى أَمْرِهِمْ، أُتِيَ هِرَقْلُ بِرَجُلٍ أَرْسَلَ بِهِ مَلِكُ غَسَّانَ يُخْبِرُ عَنْ خَبَرِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَلَمَّا اسْتَخْبَرَهُ هِرَقْلُ قَالَ: اذْهَبُوا فَانْظُرُوا أَمُخْتَتِنٌ هُوَ أَمْ لاَ، فَنَظَرُوا إِلَيْهِ، فَحَدَّثُوهُ أَنَّهُ مُخْتَتِنٌ، وَسَأَلَهُ عَنِ العَرَبِ، فَقَالَ: هُمْ يَخْتَتِنُونَ، فَقَالَ هِرَقْلُ: هَذَا مُلْكُ هَذِهِ الأُمَّةِ قَدْ ظَهَرَ. ثُمَّ كَتَبَ هِرَقْلُ إِلَى صَاحِبٍ لَهُ بِرُومِيَةَ، وَكَانَ نَظِيرَهُ فِي العِلْمِ، وَسَارَ هِرَقْلُ إِلَى حِمْصَ، فَلَمْ يَرِمْ حِمْصَ حَتَّى أَتَاهُ كِتَابٌ مِنْ صَاحِبِهِ يُوَافِقُ رَأْيَ هِرَقْلَ عَلَى خُرُوجِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَأَنَّهُ نَبِيٌّ، فَأَذِنَ هِرَقْلُ لِعُظَمَاءِ الرُّومِ فِي دَسْكَرَةٍ لَهُ بِحِمْصَ، ثُمَّ أَمَرَ بِأَبْوَابِهَا فَغُلِّقَتْ، ثُمَّ اطَّلَعَ فَقَالَ: يَا مَعْشَرَ الرُّومِ، هَلْ لَكُمْ فِي الفَلاَحِ وَالرُّشْدِ، وَأَنْ يَثْبُتَ مُلْكُكُمْ، فَتُبَايِعُوا هَذَا النَّبِيَّ؟ فَحَاصُوا حَيْصَةَ حُمُرِ الوَحْشِ إِلَى الأَبْوَابِ، فَوَجَدُوهَا قَدْ غُلِّقَتْ، فَلَمَّا رَأَى هِرَقْلُ نَفْرَتَهُمْ، وَأَيِسَ مِنَ الإِيمَانِ، قَالَ: رُدُّوهُمْ عَلَيَّ، وَقَالَ: إِنِّي قُلْتُ مَقَالَتِي آنِفًا أَخْتَبِرُ بِهَا شِدَّتَكُمْ عَلَى دِينِكُمْ، فَقَدْ رَأَيْتُ، فَسَجَدُوا لَهُ وَرَضُوا عَنْهُ، فَكَانَ ذَلِكَ آخِرَ شَأْنِ هِرَقْلَ
Hirakl’in Ebû Süfyan’ı Davet Etmesi

7- İbn Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: Ebû Süfyan bana haber verdi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebû Süfyan ve Kureyş müşrikleri ile Hudeybiye anlaşmasını yaptığı vakit Ebû Süfyan bir ticaret kervanı ile birlikte Şam’da bulunuyormuş. Rum kayseri Hirakl kendilerini davet etmiş ve o sırada Hirakl’in bulunduğu İlya’ya (Kudüs’e) gitmişler ve huzuruna alınmışlar. Hirakl’in etrafında Rum uluları bulunuyormuş. Hirakl onları ve tercümanını çağırmış (ve tercüman vasıtasıyla aralarında şu konuşma cereyan etmiş:)

Hirakl: Kendisini nebi zanneden bu adama akrabalık bakımından en yakın olanınız kimdir?

Ebû Süfyan: Ona nesep cihetinden en yakın olan benim.

Hirakl: Onu (Ebû Süfyan’ı) yakınıma getirin. Arkadaşları da (Kureyş müşrikleri) onun arkasında dursunlar. (Tercümanına hitaben) Ben ona (Ebû Süfyan’a) bu kişi hakkında bazı sualler soracağım. Eğer yalan söylerse onu yalanlamalarını söyle.

Ebû Süfyan (daha sonra bu olayı anlatırken şöyle demiştir): Vallahi arkadaşlarımın beni yalanlamalarından korkmasaydım onun hakkında yalan uydururdum.

Hirakl’in Ebû Süfyan’a Sorduğu Sorular

Hirakl’in ilk sorduğu şu oldu: Sizin aranızda onun nesebinin durumu nedir?

Ebû Süfyan: O bizim nesebi şereflilerimizdendir.

Hirakl: Sizin kavminizde ondan önce bu sözü (Peygamber olduğu iddiasını) söyleyen oldu mu?

Ebû Süfyan: Hayır.

Hirakl: Onun atalarında melik (hükümdar) var mı?

Ebû Süfyan: Hayır.

Hirakl: İnsanların uluları (zenginleri, makam sahipleri) mi ona tabi oluyorlar yoksa zayıf kimseler mi?

Ebû Süfyan: Zayıf kimseler.

Hirakl: Onlar artıyorlar mı yoksa eksiliyorlar mı?

Ebû Süfyan: Artıyorlar.

Hirakl: Onun dinine girdikten sonra beğenmeyip dinden dönen var mı?

Ebû Süfyan: Hayır.

Hirakl: O kişi Peygamberlik iddiasından bulunmadan önce onu hiç yalanla itham ettiğiniz oldu mu (yalan söyler miydi?)

Ebû Süfyan: Hayır.

Hirakl: Sözünü bozar mı?

Ebû Süfyan: Hayır ancak şuan onunla bir anlaşma içerisindeyiz ve ne yapacağını bilmiyoruz.

(Ebû Süfyan daha sonra bu olayı anlatırken şöyle demiştir:) Onu kötülemek için bu sözden başkasını söylemeye imkân bulamadım.

Hirakl: Hiç savaştınız mı?

Ebû Süfyan: Evet.

Hirakl: Onunla savaşınız nasıl oldu?

Ebû Süfyan: Galibiyet aramızda nöbetledir. Bazen o kazanır, bazen biz.

Hirakl: Size ne emrediyor?

Ebû Süfyan: Bir olan Allah’a ibadet etmeyi ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı; atalarımızın söylediklerini terk etmemizi; namaz kılmayı, doğruluğu, iffeti ve akrabayı koruyup kollamayı emrediyor.

Hirakl’in Ebû Süfyan’ın Cevaplarından Anladıkları

Hirakl tercümanına şöyle dedi: Ona söyle (söylediklerimi tercüme et:)

“Onun nesebini sordum, ‘Şerefli kimselerden’ dedin. Peygamberler de böyle olur, kavimlerinin şerefli kimselerinden seçilirler. ‘Ondan önce Peygamberlik iddia eden var mı?’ diye sordum, ‘Yok!’ dedin. Şayet ondan önce de bu iddiada bulunan olsaydı, ‘Bu kendisinden önce söylenen bir sözü taklit eden biridir.’ derdim.

‘Onun atalarında hükümdar var mı?’ diye sordum, ‘Yok.’ dedin. Şayet onun atalarında böyle biri olsaydı, ‘Atasının mülkünü ele geçirmeye çalışan bir adamdır.’ derdim. Peygamberlik iddiasından bulunmadan önce hiç yalanını yakalayıp yakalamadığınızı sordum, ‘Yalan söylemez.’ dedin. Anladım ki, insanlara karşı bile yalan söylemeyen birisi Allah’a karşı yalan söylemez.

‘Ona uyanlar zengin, şerefli kimseler midir yoksa zayıf kimseler midir?’ diye sordum, ‘Zayıflardır.’ dedin. Zaten Peygamberlere zayıf kimseler tabi olurlar. ‘Onlar artıyorlar mı yoksa azalıyorlar mı?’ diye sordum. ‘Artıyorlar.’ dedin. İman işi tamamlayıncaya kadar böyledir (artarak devam eder.)

‘Onun dinine girdikten sonra beğenmeyip dinden dönen var mı?’ diye sordum, ‘Yok.’ dedin. İman kalpte kökleşince böyle olur. ‘Sözünden döner mi?’ diye sordum, ‘Yok!’ dedin. Zaten Peygamberler sözlerini bozmazlar.

‘Size ne emrediyor?’ dedim. ‘Bir olan Allah’a ibadet etmeyi ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı; atalarımızın söylediklerini terk etmemizi; namaz kılmayı, doğruluğu, iffeti ve akrabayı koruyup kollamayı emrediyor.’ dedin. Şayet senin dediğin gibiyse o zat yakında bu iki ayağımın bulunduğu yerlere de sahip olacak. Ben onun çıkacağını (Peygamber olarak gönderileceğini) biliyordum da sizin aranızdan olacağını bilmiyordum. Onun huzuruna ulaşabileceğimi bilseydim onu görmek için her türlü sıkıntıya katlanırdım. Onun yanında olsaydım (hizmet etmek için) ayaklarını bile yıkardım.”

Rasulullah’ın Mektubu

Daha sonra Hirakl, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Dihye (radıyallahu anh) ile Busra emirine gönderdiği, emirin de Hirakl’e ulaştırdığı mektubunu istedi ve onu okudu. Onda şunlar yazılıydı:

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla…

Allah’ın kulu ve elçisi olan Muhammed’den (sallallahu aleyhi ve sellem), Rum büyüğü Hirakl’e. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun. Besmele ve selamdan sonra… Seni İslam’a davet ediyorum. Müslüman ol ki kurtulasın. Şayet Müslüman olursan Allah (celle celalühü) sana iki kat ecir verecektir. Şayet Müslüman olmaktan yüz çevirirsen sana uyanların günahları da senin sırtına yüklenecektir. (Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu satırların peşine şu ayet-i kerimeyi yazdı:) ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.”’[10][11]

Ebû Süfyan Hakikati Anlıyor

Daha sonra Ebû Süfyan şöyle demiştir: Hirakl söyleyeceğini söyleyince ve mektubun okunması bitince itirazlar başladı ve sesler yükseldi, bizi dışarı çıkardılar. Çıkarıldığımız vakit yanımdakilere, “İbn Ebî Kebşe’nin (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin) işi ne kadar da büyümüş. Ta ki Benî Asfar meliki bile ondan korkuyor.” dedim. O günden sonra Allah (celle celalühü) İslam’ı gönlüme koyuncaya kadar onun galip geleceğine inandım.

Hirakl’in Rüyası

Kudüs kâhini ve Şam Hristiyanlarının piskoposu olan İbn Nâzûr (ya da İbn Nâtûr), Hirakl’in Kudüs’e geldiği bir gün pek gamlı olduğundan bahsederdi. İbn Nâzûr dedi: “Hatta yanındakiler ona: ‘Halini iyi görmüyoruz.’ dediler. Hirakl yıldızlara bakıp kehanet aramaya meraklı biriydi. Halinden sorduklarında şöyle dedi: ‘Bu gece yıldızlara baktığımda Hıtan Melikinin (sünnet olanların hükümdarının) galip geldiğini gördüm. Bu ümmet içerisinde sünnet olanlar kimlerdir?’ Dediler ki: ‘Ancak Yahudiler sünnet olur. Onların hali de ehemmiyete değmez. Mülkündeki şehirlere mektup yaz da oradaki Yahudileri öldürsünler.

O sırada Hirakl’in huzuruna Gassan meliki tarafından Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haberini ulaştırmak için gönderilen bir adam getirildi. Adam haberini verince Hirakl: ‘Gidin, bakın bakalım o sünnetli midir, değil midir?’ dedi. Bakıp sünnet olan bir kavimden olduğunu haber verdiler. Sonra o adama, ‘Arap kavmi sünnet olurlar mı?’ diye sordu. ‘Evet.’ cevabını alınca, ‘Bu ümmetin meliki ortaya çıktı.’ dedi.

Hirakl, Rum Büyüklerini İslam’a Davet Ediyor

Sonra Rum diyarında ilimde kendine müsavi olan bir dostuna mektup yazdı ve Hımıs’a gitti. Hımıs’tan ayrılmadan o dostundan Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zuhuruna dair kendi görüşüne uygun olan ve onun Peygamber olduğunu beyan eden bir mektup aldı. Bunun üzerine Hımıs’ta bulunan sarayına Rum büyüklerini davet etti ve toplandıkları odanın kapılarını kilitletti.

Sonra yüksek sesle şunları söyledi: ‘Ey Rumlar! Bu peygambere tabi olup mülkünüzün daim olmasını, felaha ve kurtuluşa ulaşmayı istemez misiniz?’ Bu sözler üzerine çok sinirlenen Rum büyükleri vahşi eşekler gibi kapılara doğru koştular lakin kapıları kilitli buldular. Hirakl onların nefretini görünce iman etmeyeceklerini anladı ve şöyle seslendi: ‘Onları bana getirin! Ben az önceki sözlerimi sizin dininize olan bağlılığınızı anlamak için söyledim ve bunu gördüm.’ Bunun üzerine ona secde ettiler ve memnun oldular.

Hirakl’e dair haberin sonu budur.


[1] Nisa Sûresi, 163

[2] Buhârî, Bedü’l-Vahy 1, İmân 41; Müslim, İmâret 155.

[3] Alak Sûresi, 1-3

[4] Müddessir Sûresi, 1-2

[5] Müddessir Sûresi, 5

[6] Kıyâme Sûresi, 16

[7] Kıyâme Sûresi, 16-17

[8] Kıyâme Sûresi, 18

[9] Kıyâme Sûresi, 19

[10] Âl-i İmrân Sûresi, 64

[11] Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, Cihâd, 74; Tirmizî, İsti’zân, 24

Hakkında Mustafa Şekerci

Ayrıca Bakınız

Rum Kayseri Hirakl’in İslam’a Davet Edilmesi

Rum kayseri Hirakl'in Ebû Süfyan'a Rasulullah ile alakalı sorduğu sualler ve Rasulullah'ın Hirakl'i İslam'a davet için gönderdiği mektubu...

Bir cevap yazın