Salı , Ocak 19 2021

Şefaatin Hak Olduğunun Delilleri | Şefaat Yazıları (7)

Ehl-i Sünnete göre şefaat, salih veya fasık bütün müminler için geçerlidir. Çünkü Ehl-i Sünnete göre, Allah’ın ﷻ günahları affetmesi tövbesiz bile caiz olunca; şefaat yoluyla affetmesi haydi haydi caiz olacaktır.[1] Bu aklî bir delildir. Şerî olarak Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden şefaatin hak olduğunun delilleri şunlardır:

A. Kur’an-ı Kerîm’den Şefaatin Hak Olduğunun Delilleri

Bu başlık altında Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’deki beyanlarından doğrudan yahut dolaylı olarak şefaatin hak olduğunu ifade edenleri sıralayacağız.

1. İsa (aleyhisselam)’ın Şefaati

إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

(İsa dedi ki) Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç ve hikmet sahibisin.[2]

Ayette İsa’nın (aleyhisselam) şefaat edeceği kişiler kafirler olamaz. Çünkü tüm fırkalar ittifak etmiştir ki kafirlere şefaat yoktur. Aynı şekilde itaatkâr Müslüman, küçük günah sahibi Müslüman ve büyük günah işleyip tövbe eden Müslüman da olamaz. Çünkü Mu‘tezileye göre bunların azap görmesi caiz değildir. Dolayısıyla ayetteki şefaat edilen kişiler büyük günah işleyip tövbe etmeden ölen Müslümanlardır ki İsa (aleyhisselam) onlara şefaat etmiştir.

2. İbrahim (aleyhisselam)’ın Şefaati

فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

(İbrahim (aleyhisselam) dedi ki) Artık kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.[3]

Ayette İbrahim (aleyhisselam), kendisine âsî olan kişilerin affedilmesinden bahsetmiştir. Kafirlerin affedilmesi mümkün olmayacağına göre ayette İbrahim (aleyhisselam) isyan etmiş olan müminlere şefaat etmiştir. Nitekim İmam Mâturîdî ayetteki isyanın, şirk isyanı değil, günah isyanı olduğunu ifade etmiştir.[4] Dolayısıyla fasık olan müminler için şefaat sabittir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs’dan (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ bu iki ayeti okuduktan sonra, Ey Allah’ım! Ümmetimi muhafaza eyle.diye dua etmiş ve ağlamaya başlamıştı. Allah ﷻ buyurdu ki: Ey Cibrîl! Muhammed’e git ve –senin Rabbin en iyi bilendir ona neden ağladığını sor. Cebrâil (aleyhisselam) ona gelip sorunca, Peygamberimiz’in ﷺ dediği şeyleri (ümmeti hakkındaki korkusunu) haber verdi. Ve Allah ﷻ buyurdu ki: Ey Cibrîl! Muhammed’e git ve de ki: Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz.[5]

3. Rahman Katında Ahd Edinmişlerin Şefaati

لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا

O gün mücrimler, -Rahman katında ahd edinmiş olanlar müstena- şefaat edilmeye malik olmayacaklardır.[6]

Ayette mücrimlerin şefaate müstehak olmaları için Rahman ﷻ katında ahd edinmelerinin şart olduğu ifade edilmiştir. Ayetteki ahd kelimesi ise, bazı müfessirler tarafından amel-i salih diye tefsir olunmuşsa da[7], Tercümânu’l-Kur’ân olan İbn Abbas (radiyallahu anh),[8] Tâbiîn müfessirlerinden Muhammed b. Ka’b el-Kurazî[9] ve daha birçok müfessir iman diye tefsir etmiştir.[10] Büyük günah işleyen kişi her ne kadar fasık olsa da iman etmesi sebebiyle Rahman ﷻ katında bir ahd edinmiş olduğundan ayetin kapsamına dahildir ve onun için de şefaat sabittir.

Kıyamet gününde takva sahiplerinin bir heyet olarak Rahman’ın ﷻ huzuruna toplandığını, mücrimlerin de susamış olarak cehenneme sevk olunduğunu ifade eden ayetlerden sonra gelen bu ayet, gramer açısından zikrettiğimiz manayı muhtemel olduğu gibi, ayetteki الشَّفَاعَةَ kelimesine verilen manaya ve لَا يَمْلِكُونَ fiilinin zamirinin döndüğü yere göre şu manalara da ihtimallidir:

a. “O gün mücrimler, -Rahman katında ahd edinmiş olanlar müstesna- şefaat etmeye malik olmayacaklardır.”

Ayete bu şekilde mana verildiğinde, şefaatin fasık müminler için de sabit olduğuna dair delil olmaktan çıkar. Ancak ayete bu manayı vermek uzaktır. Çünkü cehenneme sevk olunduğu ifade edilen mücrimlerin, kendileri bu durumda iken başkalarına şefaat edemeyecekleri açıktır. Diğer manalara ihtimalli iken “belli olan bir şeyi açıklamak” kabilinden olan bu manayı vermek elbette uzak olacaktır.

b. “O gün Rahman katında ahd edinmiş olanlar dışında kimse şefaat olunmaya malik olmayacaktır.”

Birçok müfessirin ayete verilebileceğini söylediği[11] bu manaya göre de ayet şefaatin fasık müminler için sabit olduğuna delil olur. Şöyle ki ayette Rahman ﷻ katında iman ahdini edinmiş olan herkes için şefaat olduğu ifade edilmiştir. Fasık ise büyük günah işlemiş olsa da iman sahibi olduğundan ayetin mefhumuna dahildir. Dolayısıyla fasıklar için de şefaat sabittir.

c. “O gün Rahman katında ahd edinmiş olanlar dışında kimse şefaat etmeye malik olmayacaktır.”

Bu manaya göre ayet, Rahman ﷻ katında iman ahdini edinmeyi şefaat olunmak için değil şefaat etmek için şart koşar. Bir mümine şefaat etmek için şefaat edenin de mümin olmasının şart olduğu açıktır. Buna göre ayet “belli olan bir şeyi açıklamak” kabilinden olacağı için bu manadan uzaktır. Ancak ayetteki ahd kelimesinin iman ve amel-i salih şeklindeki tefsirine göre en uygun olan mana budur.

Netice olarak ayete verilmesi evlâ olan mana birinci ve üçüncü manalardır. Her iki manaya göre de ayette fasık müminler için şefaatin sabit olduğuna delalet vardır.

4. Rahman’ın İzin Verdiklerinin Şefaati

يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا

O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.[12]

Şefaat olabilmesi için Allah’ın ﷻ izin vermesinin şart olduğu herkesçe müsellemdir. Diğer bir şart olarak ayette “Allah’ın ﷻ şefaat edilen kişinin sözünden razı olması” şart koşulmuştur. Fasık da kelime-i tevhidi ikrar ettiğinden, sözünden razı olunan kimseler zümresine dahildir. Sözünden razı olunmanın İbn Abbas (radiyallahu anh)[13], Kelbî (rahmetullahi aleyh)[14], Mukâtil b. Süleyman[15] ve birçok müfessir tarafından kelime-i tevhid diye tefsir edilmesi de[16] bunu desteklemektedir. Dolayısıyla ayet, salih veya fasık, iman sahibi olan herkes için şefaati ispat etmiştir.

Ayete bu şekilde mana verildiğinde meşfû‘un leh’e (şefaat edilen kişi) dönük bir şefaat ispatı olur. Ancak ayet gramer açısından da ihtimal ettiği, “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kişilerden başka kimsenin şefaati fayda vermez.” manasına hamledilirse şefaat eden kimseye dönük bir şefaat ispatı olur ve bizim matlubumuza delil olmaktan çıkar. Nitekim Mutezilî alimlerden Zemahşerî ayetin iki manaya da ihtimalli olduğunu söylemiş[17] ve ikinci manayı tercih etmiştir.[18] Onun dışında ayeti bu manaya göre tefsir eden müfessirler vardır.[19] Ayet her ne kadar iki manaya elverişli olsa da birinci mana daha evlâdır. Çünkü ikinci mana verildiğine ayetteki إِلَّا kelimesinden sonra شَفَاعَةُ lafzı takdir edilmesi gerekir. Birinci manada ise takdir yoktur. Şüphe yok ki takdir yapmamak, yapmaktan evlâdır.[20] Büyük lügat ve nahiv alimlerinden Ferrâ ve Nahhâs da birinci manayı tercih etmiştir.[21] Ayrıca Mukâtil b. Süleyman’ın ayetteki şefaati, “meleklerin şefaati” şeklinde tefsir etmesi de birinci manayı desteklemektedir.[22]

5. Razı Olunanlara Şefaat Edileceği

وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى

Onlar (melekler) O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.[23]

Ayet, Allah’ın ﷻ razı olduğu kimseler için şefaat ispat etmiştir. Fasık olan mümin de imanı hasebiyle razı olunan bir kimsedir. Dolayısıyla fasık müminler için şefaat sabittir.

Mu’tezile bu istidlale iki şekilde itiraz edebilir;

a. Ayette şefaatin sadece, Allah’ın ﷻ razı olduğu kimseler için sabit olduğu belirtilmiştir. Allah ﷻ başka bir ayette fasıklardan razı olmadığını ifade eder.[24] Dolayısıyla bu istidlaliniz sahih değildir.


Cevap: Fasık ve iman sahibi bir kişi, imanı sebebiyle Allah’ın ﷻ kendisinden razı olduğu bir kimsedir. Mantık ilminde sabit olmuştur ki iki mühmel kaziyye arasında tenakuz olmaz. Mesela “Zeyd alimdir” cümlesi ile “Zeyd alim değildir” cümlesi arasında bir tenakuz yoktur. Çünkü birincisinde fıkıh ilmi, ikincisinde kelam ilmi itibara alınmış olabilir. Aynı şekilde “Allah ﷻ fasıktan razıdır” cümlesi ile “Allah ﷻ fasıktan razı değildir” cümlesi arasında tenakuz yoktur. Çünkü birincisinde imanı ve tevhidi itibara alınırken, ikincisinde günahları itibara alınmıştır.

Fasık bir kimse de her ne kadar günahları sebebiyle razı olunmasa da imanı sebebiyle razı olunduğu için bu kişiye “Allah’ın ﷻ razı olduğu bir kimse” cümlesinin ıtlak edilmesi sahihtir. Dolayısıyla şefaatin sadece Allah’ın ﷻ razı olduğu kimselere ait olduğunu ifade eden bu ayetin mefhumuna fasık da dahildir.[25] Ayetteki razı olunan kişileri İbn Abbas (radiyallahu anh), [26] Hasan Basrî (rahmetullahi aleyh), [27] Katâde (rahmetullahi aleyh)[28] ve daha birçok müfessirin kelime-i tevhidi ikrar edenler şeklinde tefsir etmesi de[29] bunu destekler mahiyettedir.

b. Ayet gramer olarak sizin verdiğiniz manaya muhtemel olduğu gibi, “Melekler sadece Allah’ın şefaat edilmesine razı olduğu/izin verdiği ve şefaate ehil kıldığı kişilere şefaat ederler.” şeklinde bir manaya da muhtemeldir. Nitekim bu şekilde tefsir eden müfessirler de vardır.[30] Dolayısıyla ayet matlubunuza delil olmaktan çıkar.

Cevap: Ayet her iki manaya da ihtimallidir, ancak birinci mana daha evlâdır. Çünkü ikinci mana, ayette لشفاعته şeklinde bir takdir yapmayı gerektirir ki takdir yapmamak, takdir yapmaktan evlâdır. Tâbiîn müfessirlerinden Mücâhid b. Cebr (rahmetullahi aleyh) da birinci manaya göre tefsir etmiştir.[31] Ayetin ikinci manada olduğu kabul edilse bile, sahabe ve tabiînden yaptığımız nakiller, Allah’ın ﷻ şefaat edilmeye ehil kıldığı kişilerin salih veya fasık iman sahibi olan herkes olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ayette yine şefaatin sübutuna delil vardır.

6. Allah’ın Dilediği Kimselere Şefaatin Fayda Sağlayacağı

لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى

Onların (meleklerin) şefaati ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve razı olduğu kimselere fayda sağlar.[32]

Fasık müminin imanı hasebiyle Allah’ın ﷻ razı olduğu kimselerden olduğunu geride zikretmiştik. Dolayısıyla ayet, Allah ﷻ izin verdikten sonra meleklerin şefaatinin salih veya fasık mümin olan herkes için sabit olduğunu ifade etmiştir.

7. Hakka Şahitlik Edenlerin Şefaati

وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

O’nu bırakıp taptıkları şeyler onlara şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefaat edebilirler.[33]

Ayete bu şekilde mana verildiğinde, putların şefaat edemeyeceğini ifade ederek müşriklerin putlarından bekledikleri şefaat inancını reddetmiş olur. Gramer açısından uygun olan mana bu olduğundan çoğu müfessir bu mana ile tefsir etmiştir. Ayetin, “Eğer Muhammed’in dedikleri hak ise, biz de melekleri dost ediniyoruz. Onlar bize şefaat konusunda Muhammed’den daha hak sahibidir.” diyen Nadr b. Hâris ve beraberindeki bir topluluk hakkında inmiş olması da[34] bu manayı desteklemektedir. Bu manasıyla ayet bizim konumuza delil değildir. Ancak, her ne kadar uzak da olsa gramer bakımından, Allah’tan başkasına tapanlar (kafirler) şefaat edilmeye malik değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenlere (müminler) şefaat edilebilir.şeklinde bir manaya da ihtimallidir. Ayetteki “bilerek hakka şahitlik etmek” şüphesiz ki iman etmektir.[35] Dolayısıyla bu manaya göre ayet, iman sahibi olan herkes için şefaat edilme hakkı ispat etmiştir.

İkinci mana birinci manaya göre daha uzak olsa da bu, ikinci mananın ayetin delaleti içinde olmadığını göstermez. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in beyan çeşitlerinden biri de her biri hak olan iki veya daha fazla manaya ihtimalli ayetler içermesidir.[36] Dolayısıyla bu ayet, fasık müminler için de şefaatin sabit olduğuna delalet eden ayetlerden sayılabilir.

8. Şefaatçilerin Şefaati Olduğu

فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ

Artık şefaatçilerin şefaati onlara (kafirlere) fayda vermez.

Ayet, şefaatin kafirlere fayda vermeyeceğini ifade ederek, müminlere şefaatin fayda vereceğine işaret etmiştir. Aksi takdirde ayette şefaatin fayda vermediği kişilerden kafirleri tahsis etmenin bir manası kalmayacaktır.[37]

9. Peygambere Duanın Emredilmesi

وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ

Hem kendinin, hem de mümin erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile.[38]

Ayette Allah ﷻ Peygamberimiz’e ﷺ günah sahibi müminler için istiğfar etmesini emretmiştir. Onların günahlarının bağışlanması için Allah’a ﷻ dua etmek de şefaatin ta kendisidir. Dolayısıyla ayet şefaatin fasık müminler için sabit olduğuna delil olur.

10. Peygamberden Dua İsteme

قَالُوا يَاأَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

(Yakub’un (aleyhisselam) oğulları) “Ey babamız! Allah’tan günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten suçlu idik” dediler. (Yakub (aleyhisselam) da) “Rabbimden sizin bağışlanmanızı dileyeceğim. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” dedi[39]

Ayette Yakub (aleyhisselam), büyük günah olan haset etme günahını işlemiş olan çocukları için istiğfar edeceğini söylemiştir. İstiğfar etmek ise şüphesiz ki şefaattir. Dolayısıyla ayet büyük günah sahibi müminler için şefaatin sübutuna delildir.

11. Peygamberin Müminlerin Affedilmelerini İstemesi

وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جاؤُكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّاباً رَحِيماً

Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber de onlar için istiğfar etseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.[40]

Ayette Allah’ın ﷻ onların tövbesini kabul etmesi için kendilerinin istiğfar etmesinin yanı sıra Peygamber’in ﷺ de onlar için istiğfar etmesi –ki bu şefaattir– eklenmiştir. Bu da Peygamber’in ﷺ şefaatinin günahların affolunmasında bir tesiri olduğunu göstermektedir.

Bunların dışında daha birçok ayette meleklerin[41], peygamberlerin[42] ve müminlerin[43] diğer müminler için istiğfar ettiği belirtilmiş ve bu müminler için fasık ya da salih diye bir ayırım yapılmamıştır. Bu da büyük günah işleyenlerin imandan çıkmadığını ve şefaatin iman sahibi olan herkes için sabit olduğunu açıkça göstermektedir.

Görüldüğü gibi sadece Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda bile şefaatin mutlak nefyedildiğini söylemek son derece zordur. Aksine Kur’ân-ı Kerîm tevile açık ayetlerle şefaati fasık veya salih tüm müminler için ispat etmiştir. Ayetlerin tevile açık olan kısmını ise şüphesiz ki hadisler kapatacaktır. Şimdi Ehl-i Sünnetin görüşüne delil teşkil eden şefaat hadislerine ve subutî durumlarına bakalım.

B. Hadis-i Şeriflerden Şefaatin Hak Olduğunun Delilleri

1. Efendimizin Şefaatini Beyan Eden Hadis-i Şerifler

Enes b. Mâlik’ten (radiyallahu anh) sahih olarak rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.”[44]

Bu hadis-i şerîf büyük günah işleyenleri ümmetten saydığı gibi onlar için şefaati de ispat etmiştir. Hadiste tövbe şartı olduğunu iddia etmek ise delil olmadan hüküm vermektir.

Ebû Hureyre (radiyallahu anh),[45] Enes b. Mâlik (radiyallahu anh) [46] ve Câbir’den (radiyallahu anh)[47] rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin bir duası vardır. Ben ise duamı kıyamet gününde ümmetim için şefaat olarak sakladım.”

Bu manaya gelen daha birçok sahih rivayet vardır. Ve hadis, ümmetten olan herkes için şefaati ispat etmiştir.

İbn Ebi’l-Ced‘â’dan (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden sadece bir kişinin şefaati ile Benî Temîm Kabilesinden[48] daha çok kişi cennete girecektir.”[49]

Ebû Hureyre’den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü benim şefaatim sebebiyle insanların en mes’ûd olanı, kalbi ile halis bir şekilde ‘Lâ İlâhe İllallâh’ diyenlerdir.”[50]

Ebû Hureyre’den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Her peygamberin müstecâb olan bir duası vardır. Ben ise duamı ümmetime şefaat olsun diye sakladım. Benim şefaatim inşallah ümmetimden, Allah’a şirk koşmadan ölen herkese nail olacaktır.”[51]

Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Şefaat ile ümmetimin yarısının cennete girmesi arasında muhayyer bırakıldım ve şefaati tercih ettim.”[52]

2. Diğer Peygamberlerin Şefaati

Enes b. Mâlik’ten (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü insanlar birbirine girecekler. Âdem’e (aleyhisselam) gelip, “Evlatlarına şefaat et!” diye talepte bulunacaklar. O ise “Benim şefaat etme yetkim yok. Siz İbrahim’e (aleyhisselam) gidin! Çünkü o Rahman’ın dostudur” diyecektir. İnsanlar İbrahim’e (aleyhisselam) gidecekler. Ancak o “Ben buna yetkili değilim. Ancak İsa’ya (aleyhisselam) gidin! Çünkü o Rûhullah ve Kelîmullahdır” diyecektir. Bunun üzerine O’na gidecekler. O da “Ben buna yetkili değilim. Ancak Muhammed’e gidin!” diyecektir. Böylece bana gelecekler. Ben onlara “Ben şefaate yetkiliyim” diyeceğim. Gidip Rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Huzurunda durup, Allah’ın ilham edeceği ve şu anda sahip olamayacağım hamdlerle Allah’a medh-u senâda bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım.

Rab Teâlâ “Ey Muhammed! Başını kaldır! Dilediğini söyle, söylediğine kulak verilecek. Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir. Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir.” buyuracak. Ben de “Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!” diyeceğim. Rab Teâlâ “Git, kimlerin kalbinde buğday veya arpa tanesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!” diyecek, ben de gidip bunu yapacağım. Sonra Rabbime yönelip, önceki gibi hamd-u senâlarda bulunup secdeye kapanacağım. Bana öncekini aynısı söylenecek. Ben de “Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!” diyeceğim. Bana yine “Git, kimlerin kalbinde hardal tanesi kadar iman varsa, onları da ateşten çıkar!” denilecek, ben derhal gidip bunu da yapacak ve tekrar Rabbime yönelip önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana evvelki gibi “Başını kaldır!” denilecek. Ben de kaldırıp “Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!” diyeceğim. Bana yine “Git, kalbinde hardal tanesinden daha az miktarda iman olanlar da ateşten çıkar!” denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım.

Sonra dördüncü sefer Rabbime yönelecek ve hamd-u senâlarda bulunup secdeye kapanacağım. Bana “Ey Muhammed! Başını kaldır ve dilediğini söyle! Sana kulak verilecektir! Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir” denilecek. Ben de “Ey Rabbim! Bana Lâ İlâhe İllallâh diyenlere şefaat etmem için izin ver” diyeceğim. Rab Teâlâ “İzzetim, celâlim, kibriyâm ve azametim hakkı için Lâ İlâhe İllallâh diyenleri de ateşten çıkaracağım!” buyuracaktır.[53]

Bu hadis-i şerîf farklı lafızlarla da rivayet edilmiştir.[54] Ancak her rivayet arasındaki ortak nokta Peygamberimiz’in ﷺ şefaati sebebiyle bazı kimselerin cehennemden çıkartılmasıdır. Bu da şefaatin tüm müminler için sübutunun delilidir.

Şefaat Hadislerinin Haber-i Vahid Olarak Değerlendirilmesi Meselesi

Görüldüğü gibi şefaat hadisleri, şefaatin tüm müminler için sabit olduğuna delalet eden sahih ve sarih hadislerdir. Şefaati inkâr edenler ise bu hadisleri, haber-i vâhid oldukları, dolayısıyla itikadî bir meseleyi ispat edemeyecekleri gerekçesiyle reddetmişlerdir. Buna iki şekilde cevap verilebilir;

1. Usul-i Fıkıhta sabit olmuştur ki haber-i vâhid olan hadisler sahih olarak teaddüd ettiği zamanda manevî tevatür oluşur.[55] Manevî tevatür: Lafızları farklı farklı olan birçok hadisin delalet etmiş olduğu kadr-i müşterektir (ortak nokta).  Yukarıda zikrettiğimiz şefaat hadislerinin –ki sayılamayacak kadar çok vardır– ortak noktası da büyük günah sahibi olsun veya olmasın bütün müminler için şefaatin sabit olduğudur. Dolayısıyla bu, tevatürle sabit olmuştur, inkâr mükabere ve inattır. Nitekim ulemâdan Ebu’l-Muîn en-Nesefi,[56]Nûreddîn es-Sâbûnî,[57] Bâkillânî,[58] Taftazânî,[59] Kâdı İyâd,[60]Nevevî,[61]Necmüddîn es-Sarsarî,[62] İzzüddîn el-Yemenî,[63] İbn Teymiyye,[64] İbn Salâh,[65] İbn Atıyye,[66] İbn Hacer,[67] İbn Abdilberr,[68] İbn Ebi’l-İzz,[69]İbn Hazm,[70]Aliyyu’l-Kârî,[71]Abdulmuhsin el-Abbâd,[72]Sefârînî,[73] Ferhâverî,[74] Kettânî[75] ve daha birçoğu şefaat hadislerinin tevatür derecesine ulaştığını, Cüveynî,[76]Abdurrahman b. Me’mûn el-Mütevellî,[77] Bâbertî,[78] Mercânî[79] ve Ferhârî[80] gibi bir kısım ulemâ ise müstefîz ( meşhur ) derecesine ulaştığını ifade etmiştir.

2. Şefaat hadislerinin tevatür derecesine ulaşmadığı ve haber-i vâhid olduğu kabul edilse bile bu, hadisleri delil olmaktan çıkarmaz. Çünkü “Haber-i vâhidler itikâdî meselelerde hüccet değildir.” sözünden kastedilen, inkâr edenin kafir olmasını gerektirecek kadar yakîn derecesine ulaşmış hüccet değildir, demektir. Yoksa haber-i vâhidler hiç ilim ifade etmez ve itikâdî meselelerde hiçbir kıymeti yok demek değildir. Bilakis kalp itmi’nanını gerektirir ve inkâr eden kafir olmasa da mübted‘i sayılır. Kaldı ki şefaat hadisleri Kur’ân’da  bizatihi ya da aslı olmayan bir meseleyi kendi başına ispat etmemiştir. Bilakis Kur’ân’daki tevile açık şefaat ayetlerinin tevil ihtimalini kaldırmıştır. Bu ise haber-i vâhid ile de caizdir.

Ancak Aristo akliyatını Kur’ânın önüne geçirecek kadar akla değer vermesiyle bilinen Mu’tezile mezhebi, sünnet-i seniyye’ye karşı olan mesafeli duruşları sebebiyle bu hadisleri reddetmiştir. O kadar ki Mutezilî alimlerden Nazzâm, zarurî ilim ifade ettiği bilinen mütevatir haberin bile yalana ihtimali olduğunu savunmuştur.[81]

C. İcmâ‘ Delili

Usul-i Fıkıhta şer’î delillerin üçüncüsü sayılan icma’ da şefaatin tüm müminler için sabit olduğunun delilidir. Şöyle ki; İslam tarihinde Asr-ı Saadet’ten itibaren şefaatin hak ve sabit olduğuna dair ümmet arasında hiçbir ihtilaf vaki’ olmamıştır. Şefaatin kime olacağı konusunda ise ümmetin icma‘ı, salih veya fasık tüm müminler için sabit olduğu yönündedir. Geride belirttiğimiz fırkaların bu icma‘a muhalefet ederek şefaati tamamen inkâr etmeleri ya da sadece tövbe etmiş cennetlik müminlere hasretmeleri bu icma‘ı zedelemez. Şayet şefaat sadece tövbe etmiş müminler için sabit olsaydı, geride zikrettiğimiz, şefaatin tüm müminler için geçerli olduğunu ifade eden sahih hadisleri rivayet eden Sahabe ve Tâbiîn, bu şefaate karşı çıkan ilk kişiler olurdu. Ancak ne Sahabeden ne de Tabiînden şefaatin büyük günah sahibi müminlerden nefyine dair herhangi bir rivayet yoktur.

[1] Nûreddîn es-Sâbûnî, a.g.e, s. 343.

[2] Maide, 118.

[3] İbrahim, 36.

[4]Ebû Mansûr el-Mâturîdî, a.g.e, VII/506.

[5] Müslim, Sahîh, No: 346.

[6] Meryem, 87.

[7] ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut 1986, Baskı: 3, III/43; Ebû Hayyân el-Endelüsî, el-Bahru’l-Muhît, er-Risâletu’l-Âlemiyye, Thk. Muhammed Enes, Dimeşk 2015, Baskı: 1, XIV/492.

[8] İbn Cerîr et-Taberî, a.g.e, XV/633; İbn Kesîr, a.g.e, V/236; el-Beyhakî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, Müessisetü’r-Risâle, Thk. Sa’d b. Necdet Ömer, Beyrut 2013, Baskı: 1, s. 165.

[9] et-Taberânî, ed-Duâ’, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Thk. Dr. Muhammed Said, Beyrut 1987, Baskı: 1, I/1519.

[10] İbn Atıyye el-Endelüsî, a.g.e, IV/32; Ebu’l-Leys es-Semerkandî, a.g.e, II/334; Ebû Mansûr el-Mâturîdî, a.g.e, IX/168.

[11] el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, er-Risaletü’l-Âlemiyye, Thk. Muhammed Enes Mustafa, Muhammed Mu’tez Kerîmüddin, Dimeşk 2012, Baskı: 1, XIII/517; el-Begavî, Meâlimu’t-Tenzîl, Dâru Taybe,Thk.  Muhammed Abdullah en-Nemr, Riyad 2006, Baskı: 2, III/108; es-Seâlebî, el-Cevâhiru’l-Hisân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Thk. Muhammed Ali Muavvıd, Adil Ahmed Abdulmevcud, Beyrut 1997, Baskı: 1, IV/38.

[12] Taha, 109.

[13] el-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Müessisetü’r-Risâle, Thk. Fâdi’l-Mağzî, Dimeşk 2015, Baskı: 3, XVI/464; el-Begavî, a.g.e, III/141, el-Kurtubî, a.g.e, XIV/140, Ebû Hayyân el-Endelüsî, a.g.e, XV/143.

[14] Ebu’l-Hasen el-Vâhidî, et-Tefsîru’l-Basît, İmâdetu’l-Bahsi’l-İlmî, 2009, Baskı: 1, XIV/530.

[15] Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr’u Mukâtil b. Süleyman, Dâr’u İhyâi’t-Türâs, Thk. Abdullah Mahmud, Beyrut 2002, Baskı: 1, III/42.

[16] Mekkî b. Ebî Tâlib el-Kaysî, el-Hidâye ilâ Bulugi’n-Nihâye, Mecmûat’ü Buhûsi’l-Kitâb ve’s-Sünne, 2008, Baskı: 1, VII/4701; Ebu’l-Leys es-Semerkandî, a.g.e, II/355.

[17] ez-Zemahşerî, a.g.e, III/89.

[18] Muhyiddîn İbn Ahmed, İ’râbu’l-Kur’ân ve Beyânuhu, Dâru’l-İrşâd, Beyrut 1994, Baskı: 4, VI/250.

[19] Muhammed Tâhir İbn Âşûr, a.g.e, VII/310.

[20] Fahruddîn er-Râzî, a.g.e, VIII/112.

[21] el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, Dâru’l-Mısriyye, Thk. Ahmed Yusuf en-Necâtî, Baskı: 1, II/192. en-Nahhâs, İ’râbu’l-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Thk. Abdulmunim Halil İbrahim, Beyrut 2000, Baskı: 1, III/41.

[22] Mukâtil b. Süleyman, a.g.e, III/42.

[23] Enbiya, 28.

[24] Tevbe, 96.

[25] Fahruddîn er-Râzî, a.g.e, I/565-566.

[26] el-Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, Merkezu’l-Hademât ve’l-Ebhâsi’s-Sekâfiyye, Thk. Amir Ahmed Haydar, Beyrut 1986, II/55; İbn Cerîr et-Taberî, a.g.e, XVI/252, İbn Ebî Hâtim er-Râzî, a.g.e, VIII/2449.

[27] es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîr bi’l-Me’sûr, Dâr’u Âlemi’l-Kütüb, Thk. Dr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, X/284; eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, Dâr’u İbn Kesîr, Beyrut 1993, Baskı: 1, III/480.

[28] İbn Cerîr et-Taberî, a.g.e, XVI/249.

[29] Ebu’l-Leys es-Semerkandî, a.g.e, II/366.

[30] ez-Zemahşerî, a.g.e, III/112; el-Âlûsî, a.g.e, XVII/69; İbn Atıyye, a.g.e, IV/79; Muhammed Tahir İbn Âşûr, a.g.e, VII/51.

[31] Mücahid b. Cebr, Tefsîr’u Mücâhid, Dâru’l-Fikri’l-İslâmî, Thk. Dr. Muhammed Abdusselam, Mısır 1989, Baskı: 1, s. 470.

[32] Necm, 26.

[33] Zuhruf, 86.

[34] Mukâtil b. Süleyman, a.g.e, III/806; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Thk. Abdurrezzak el-Mehdî, Beyrut 2001, Baskı: 1, IV/85-86.

[35] el-Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Thk. Muhammed Bâsil, Beyrut 1997, Baskı: 1, VIII/403.

[36] eş-Şankîtî, Edvâu’l-Beyân fî Îdâhi’l-Kur’ân bi’l-Kur’ân, Dâr’u İbn Hazm, Beyrut 2013, Baskı: 1, III/1419.

[37]  et-Taftazânî, Şerhu’l-Mekâsıd, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Thk. İbrahim Şemseddin, Beyrut 2011, Baskı: 2, III/399.

[38] Muhammed, 19.

[39] Yusuf, 97-98.

[40] Nisa, 64.

[41]Mümin, 7.

[42] İbrahim, 41; Nuh, 28.

[43] Haşr, 10.

[44] Tirmizî, Sünen, No: 2435; Ebû Dâvûd, Sünen, No: 4739; Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 13222; et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 3566; Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, No: 228.

[45] Buhârî, Sahîh, No: 6304; Müslim, Sahîh, No: 198; Dârimî, Sünen, 2847-2848; Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 8959.

[46] Müslim, Sahîh, No: 200; Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 13170.

[47] Müslim, Sahîh, No: 201; Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 15116.

[48] Bu lafız çokluktan kinayedir. Araplarda Beni Temim kabilesi, sayısının çokluğuyla meşhurdur.

[49] Tirmizî, Sünen, No: 2438; Dârimî, Sünen, No: 2850; Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 15858.

[50] Buhârî, Sahîh, No: 99, 6570; Ahmed b. Hanbel, Müsned, No: 8858.

[51] Tirmizî, Sünen, No: 3602; İbn Mâce, Sünen, No: 4307.

[52] İbn Mâce, Sünen, No: 4311.

[53] Buhârî, Sahîh, No: 7510.

[54] Buhârî, Sahîh, No: 4476, Müslim, Sahîh, No:193.

[55] el-Behârî, Fevâtihu’r-Rahamût bi Şerhi Müsellemi’s-Sübût, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Thk. Abdullah Mahmud Muhammed Ömer, Beyrut 2002, Baskı: 1, II/146.

[56] Ebu’l-Muîn en-Nesefî, a.g.e, II/1068.

[57] Nûreddîn es-Sâbûnî, a.g.e, s. 344.

[58] Ebû Bekr el-Bâkillânî, a.g.e, s. 418.

[59]  et-Taftazânî, a.g.e, III/399.

[60] Kâdı İyâd, a.g.e, I/565.

[61] en-Nevevî, a.g.e, III/35.

[62] Necmüddîn es-Sarsarî, el-İntisârâtu’l-İslâmiyye, Meketebetü’l-Abîkân, Thk. Sâlim b. Muhammed, Riyad 1998, Baskı: 1, II/713.

[63] İzzüddîn el-Yemenî, Îsâru’l-Hak ale’l-Halk, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1987, Baskı: 2, s. 397.

[64] İbn Teymiyye, Mecmû’l-Fetâvâ, I/314.

[65] Ebu’l-Abbâs et-Tûnusî, et-Takyîdü’l-Kebîr fî Tefsîri Kitâbi’llâhi’l-Mecîd, Külliyyet’ü Usûli’d-Dîn, Riyad, II/264.

[66] Ebu’l-Abbâs et-Tûnusî, Nüket ve Tenbîhât fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, Menşûrât-ı Vizâreti’l-Evkâf, Thk. Dr. Muhammed et-Taberânî, 2008, Baskı: 1, II/65.

[67] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Dâru’l-Ma’rife, Thk. Muhibbüddin el-Hatîb, Beyrut 1962, XI/426.

[68] İbn Abdilberr, el-İstizkâr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Thk. Sâlim Muhammed Atâ, Muhammed Ali Muavvıd, Beyrut 2000, Baskı: 1, II/520.

[69] İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, Müessisetü’r-Risâle, Thk. Dr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, Şuayb el-Arnaût, Beyrut 2005, Baskı: 1, s. 227.

[70] İbn Hazm, a.g.e, III/77.

[71] Aliyyu’l-Kârî, Minehu’r-Ravdi’l-Ezher fî Şerhi’l-Fıkhi’l-Ekber, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut 2009, Baskı: 2, s. 276.

[72] Abdulmuhsin el-Abbâd, Şerhu Süneni Ebî Dâvûd, eş-Şebeketü’l-İslâmiyye, s. 234.

[73] es-Sefârînî, Levâmiu’l-Enhâri’l-Behiyye, II/208.

[74] el-Ferhârevî, Merâmu’l-Kelâm fî Akâidi’l-İslâm, Meketebetü Zemzem, Thk. Muhammed Selman Hasan, Pakistan 2012, Baskı: 1, s. 351-352.

[75] el-Kettânî, Nazmu’l-Mütenâsir mine’l-Hadîsi’l-Mütevâtir, Dâru’l-Kütübi’s-Selefiyye, Thk. Şeref Hicazî, Mısır, Baskı: 2, I/108.

[76] el-Cüveynî, el-Akîdetü’n-Nizâmiyye fi’l-Erkâni’l-İslâmiyye, el-Mektebetü’l-Ezheriyye, Thk. Muhammed Zâhid el-Kevserî, 1992, s. 81.

[77] Ebû Saîd Abdurrahman en-Nîsâbûrî el-Mütevellî, el-Ğunye fî Usuli’d-Dîn, Müessisetü’l-Kütübi’s-Sakâfiyye, Thk. İmâduddîn Ahmed Haydar, Beyrut 1987, Baskı: 1, s. 172.

[78] el-Bâbertî, Şerhu Vasiyyeti’l-İmâm Ebî Hanîfe, Dâru’l-Fetih, Thk. Muhammed el-Âyidî, Hamza Muhammed, 2009, Baskı: 1, s. 137.

[79] el-Mercânî, el-Hikmetü’l-Bâliğatü’l-Ceniyye fî Şerhi’l-Akâidi’l-Hanefiyye, s. 67.

[80] el-Ferhârî, en-Nibrâs Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, Dâru Yâsîn, Thk. Okan Kadir Yılmaz, İstanbul 2012, Baskı: 1, s. 509.

[81] Abdulkâhir el-Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak, el-Mektebetü’l-Asriyye, Thk. Naîm Hüseyin Zerzûr, Beyrut 2015, s. 127.

Hakkında MEŞİHAT

Dini soruların cevap kapısı. İslam'a dair tüm sorularınızı Whatsapp aracılığıyla bize sorabilir; arama kısmından sitemizdeki yüzlerce cevaba ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Bakınız

Şefaat Yazıları (6): Tarihte ve Diğer Dinlerde Şefaat Anlayışı

Tarihte ve diğer dinlerde şefaat meselesini üç başlık altında ele almamız mümkündür: 1- DİĞER DİNLERDE …

Bir cevap yazın